28 Mart 2017 Salı

1933 YILINDA 5.5 AYDA HİTLER TİPİ BAŞKANLIK NASIL OLUŞMUŞ? Mehmet Arif DEMİRER ANAYURT Gazetesi, 4 Nisan 2017

1933 YILINDA 5.5 AYDA HİTLER TİPİ BAŞKANLIK NASIL OLUŞMUŞ?
Mehmet Arif DEMİRER
ANAYURT Gazetesi, 
4 Nisan 2017
1933 yılı, dünyanın kaderini değiştirecek olaylar başlıyor.
30 Ocak, Hitler Başbakan oluyor. 5.5 ay sonra, 14 Temmuzda Tek Adam olacak.
27 Şubat, Berlin’de parlamento yangını. NAZİ’ler derhal yangının faturasını komünistlere kesiyor ve komünistler ülke genelinde patlak veren olayların sorumlusu ilan ediliyor. Ülkede olağanüstü bir gerginlik ve karışıklık başlıyor, adeta bir OHAL durumu yaşanıyor.
28 Şubat, Hükümet yangını bahane eden bir Yangın Kararnamesi çıkararak Komünist Parti milletvekillerini tutuklattırıyor, partiyi fiilen ortadan kaldırıyor; ülkede konuşma özgürlüğünü kaldırıyor, mektuplara-telgraflara sansür uyguluyor ve Yahudi karşıtı olayları körüklüyor.
5 Mart, Erken Seçim. NAZİ’ler: 288, Sosyalistler 120, Komünistler 81. diğer partiler 142.
23 Mart, parlamentoda hükümete tam yetki veren tasarı görüşülecek. Kanunlaşabilmesi için 2/3 çoğunluk gerekiyor. NAZİ Partisinin 31 eksiği var ! NAZİ’ler oylamayı etkilemek amacıyla koridorlarda slogan atıyorlar: “Tam yetki istiyoruz. Aksi takdirde yangın-katliam”
NAZİ Parti sözcüleri, tasarı kabul edilirse ülkede tam istihdam ve ekonomik kalkınma sözü veriyorlar ve yakında kapatacakları Merkez Parti ile diğer partilerin desteğini sağlıyorlar !
Sosyalist Parti başkanı Otto Wells, tasarının aleyhinde konuşuyor ve kabul edilmesi durumunda ülkede demokrasi rejimin sona ereceğini ilan ediyor.
Hitler hemen cevap veriyor: “Artık size ihtiyacımız yok. Almanya’nın yıldızı parlayacak, senin ölüm fermanın imzalanmıştır.”
Oylama sonucu: 441 EVET, 84 Hayır. Merkez Parti ve küçük partiler de EVET diyorlar. Böylelikle Anayasa parlamentoda değişmiş oluyor. Demokratik Cumhuriyet artık yok.
14 Temmuz, parlamento bir tasarıyı daha kabul ediyor ve tüm siyasi partileri kapatıyor. Hitler, Cumhurbaşkanlığı ve parlamento yetkilerini tek adam olarak üzerine alıyor.
Almanya, 1933 yılının ortasından itibaren, Yahudiler için kabus ülkesi oluyor. 6 Yıl sonra                3 Eylül 1939’da başlayan 2. Dünya Savaşı 2 Eylül 1945 tarihine kadar tam 72 ay sürüyor ve 72 milyon insanın ölmesine sebep oluyor.
Bir ülkede bütün yetkiler tek elde toplanınca 5.5 ayda bütün bunlar yaşanabiliyor.
Gazi Mustafa Kemal bakınız, Hitler’in 10 yıl sonra neler yapacağını görmüş gibi, 19 Ocak 1923 günü İzmit’te Halka hitaben yaptığı konuşmada neler söylemiş:
“Meclis yalnız milletindir. Ve ancak milletin vekillerinden mürekkeptir. Milletin verdiği salahiyet ve vezaifi ifa eden zevattan ibarettir. Binaenaleyh yalnız ve yalnız milletindir ve Meclis ancak milletin emrine mutavaat etmek mecburiyetindedir…
“O kitabı yazan Hoca Efendinin vezaif-i Hilafeti tetkik ve ifade etmek için karıştırdığı kitaplar Yezid zamanında yazılmış olan kitaplardır. O Yezid ki, Halife unvanı ile dünyanın en zalim ve müstebit hükümdarıydı. Binaenaleyh o kitaplarda vezaif-i Hilafet olarak yazılmış olan şeyler Yezid’in vezaif-i saltanat-ı müstebiddanesidir.”
“Millet, hakimiyetini elinde tutuyor ve ancak hakimiyetinden icabı kadarını tatbik etmek üzere Millet Meclisi’nin heyet-i umumiyesini tavzif ediyor.
“FAKAT BİR TEK ADAMA SALAHİYET VERİLEMEZ.”        
Görüldüğü gibi Hitler, Başbakan olduktan 50 gün sonra, yangını bahane ederek, Anayasa değişikliği ile tüm yetkileri hükümetin üzerine almış, 14 Temmuzda ise partileri kapatmıştır.

15 Kasım 2016 Salı

HAYDAR TUNÇKANAT’IN ‘İKİLİ ANLAŞMALARIN İÇYÜZÜ’ KİTABI JÜPİTER FÜZELERİ & Mehmet Arif Demirer

HAYDAR TUNÇKANAT'IN 'İKİLİ ANLAŞMALARIN İÇYÜZÜ' KİTABI: JÜPİTER FÜZELERİ
              Mehmet Arif Demirer
1993 Yılında ilk kez DP GİK üyesi olduğum zaman, DP’nin on yılını, özellikle dış politikası ile ekonomik performansını, savunan tek bir kitap yayımlanmamıştı. Daha çok kişisel anılar ve Yassıada ile ilgili kitaplar yayımlanmıştı. 1993 yılından itibaren Basın Açıklamaları, DP Ansiklopedisi, iki büyük boy duvar takvimi ve dergiler dışında 17 kitap yazarak (yayımlandı) bu eksikliği giderdim. Yine de iki konu açık kalmıştı: Menderes, Necip Fazıl gibi bir adama neden 147 bin lira ödemişti, örtülü ödenekten ve MBK üyesi Hv. Kurmay Albay Haydar Tunçkanat’ın birinci baskısı 1970 yılında yayımlanan kitabındaki ağır suçlamalara cevap.
Necip Fazıl örtülü ödenekten para verilmesi konusu yakında yayımlanacak son kitabımda irdelenmektedir: ATATÜRK – Din ve Said Nursi – Fethullah Gülen. Sorunun cevabını da Bayar’ın da bulunduğu bir toplantıda Samet Ağaoğlu vermiştir: ‘Susturmak için’ Tunçkanat’ın suçlamalarının niteliği hakkında ise geniş bir araştırma yapmam gerekiyordu. Bu araştırmayı yaptım. Biri Jüpiter Füzeleri ile ilgili olmak üzere iki örnek ile Tunçkanat’ın gerçekleri nasıl çarpıttığını ya da gizlediğini göstereceğim:
İKİLİ ANLAŞMALARIN İÇYÜZÜ
Birinci örnek 23 Şubat 1945 tarihli ikili antlaşma. Bu antlaşma ile Türkiye, 1941 yılından beri ABD’den Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu kapsamında aldığı yaklaşık 100 milyon dolarlık askeri malzeme ile ilgili bir antlaşma imzalamış ve bu borcu sadece 4.5 milyon dolar ödeyerek tasfiye etmiştir. Tunçkanat bu antlaşmayı gereksiz görmüş ve “Yabancı bir devlete verilecek bazı imtiyazların tohumlarını taşıyan” bir antlaşma olarak tanımlamıştır. Stalin aynı kanun kapsamında savaşta ABD’den 14 milyar dolar değerinde malzeme almıştı.
İkinci ikili antlaşma, 27 Şubat 1946 tarihinde 10 milyon dolar değerinde askeri malzeme alımı ile ilgili kredi antlaşması idi. Tunçkanat bunu da eleştirmiştir:
“Bu anlaşmanın imzalandığı sıralarda Türk Hükümetinin kasalarında 245 milyon dolarlık dövizi vardır. Fakat Sovyet Rusya’nın Türkiye’ye güvenlik vermeyen tutum ve davranışlarından kuşkulanan hükümet, benimsediği yeni bir görüşle, dış yardıma istekli ve daha elverişli bir tutum takınıyor.”
Gerçeklere bakalım: Döviz rezervi 10 milyon dolar. Ayrıca 235 milyon dolarlık altın stoku var. Bu altın stoku, 1948 yılı Şubat ayına kadar yarı yarıya azalacak, döviz rezervi ise 705 bin dolara inecektir. Türkiye bu rezervleri ile 1946 – 1950 yılları döneminde tek bir şeker ya da çimento fabrikası bile kuramamıştır. Sovyet Rusya’nın güvenlik vermeyen tutum ve davranışları ise 1945 Mart ayından beri sözlü ve yazılı notalar ile Sovyet gazetelerinde yayımlanan makalelerde belirlenen Sovyet talepleri idi: Kars – Ardahan ve İstanbul ile Çanakkale Boğazlarında ortak yönetim (Sovyet Savaş gemileri, askerleri ve bayrağı vd.).
İşte Tunçkanat gerçekleri böyle çarpıtarak veya gizleyerek önce CHP daha sonra DP’nin imzaladığı ikili antlaşmaları haksız ve insafsızca eleştirmiştir.
Jüpiter Füzelerine gelince. 17 Ekim 2016 tarihli ANAYURT yazımda belirtiğim gibi 1962 Küba Krizinde Sovyetler, Türkiye’de konuşlanmış Jüpiter füzelerinin sökülmesi vaadine karşılık Küba’daki çok daha güçlü ve daha uzun menzilli SS-4 Sandal füzelerin sökülerek Sovyetler Birliğine geri götürülmelerini kabul etmiş ve 3. Dünya Savaşı önlenmişti.
Tunçkanat’ın şu iddiasını, “O tarihlerde (1946) Türkiye’nin Amerika’nın bir ileri karakolu olması öğünme konusuydu. Bu görüş 27 Mayıs’a kadar sürdü.” da Jüpiter Füzelerinin Türkiye’ye geldiği tarihe bakarak değerlendirelim. Jüpiter Füzeleri ile ilişkili antlaşmayı Menderes Hükümeti imzalamış ancak füzeler, Türkiye’ye 27 Mayıs’tan sonra MBK döneminde gelmiş ve monte edilmişlerdir. Tunçkanat, kitabında Jüpiter Füzelerinden ve                 27 Mayıs’ın Türkiye – ABD ilişkilerini hiç etkilemediğinden nedense hiç bahsetmemiştir.
(ANAYURT GAZETESİ,  16 Kasım 2016)
1993-2012 Yılları arasında DP İktidarı ve 27 Mayıs Darbesi ile ilgili yayımlanmış kitaplarım:
1993 – KKTC – TÜRKÜN ONUR SORUNU
1994 – Alparslan Türkeş’in anıları ve 27 Mayıs 1960 – DEMOKRAT PARTİ
1995 – 6 Eylül 1955 – Yassıada 6/7 Eylül Davası
1995 – Babam Arif DEMİRER ve Aydın MENDERES
1997 – CYPRUS – the Island of Sustained Crises
2005 – ATATÜRK, BAYAR ve DP ekseninde MASALLAR ve GERÇEKLER
2006 – 6 EYLÜL 1955 Olaylarına 50. Yılda yeni Bakış – Hangi derin Devlet ?
2006 – DEMOKRAT PARTİ’nin YATIRIMLARI
2006 – NİHAT ERİM’in gözlüğü ve kalemi ile DEMOKRAT PARTİ ve bir soru:                      
            JOHNSON MEKTUBU SİPARİŞ MİYDİ?
2006 – KEMALİZM TARTIŞMALARI
2006 – DEMOKRAT PARTİ ve TARIM
2006 – MENDERES ve DÖVİZLER – DÜNYA BANKASI OLAYI (1954)       
2008 – Ş. Çizmeli’nin Menderes Kitabı – BİR DEDİKODU KİTABININ ELEŞTİRİSİ[1] 
2009 – FATİN RÜŞTÜ ZORLU GERÇEĞİ
2010 – DEMOKRAT PARTİ BELGESEL ANSİKLOPEDİSİ (2 200 sayfa)
2010 – HASAN POLATKAN konuşuyor
2010 – CUMHURİYET TÜRKİYE’sinde ANAYASA OYUNLARI – 27 MAYIS İHTİLALİ
2012 – 27 MAYIS – MASALLAR VE GERÇEKLER                                                                     




[1] Dr. Mehmet Özdemir ve Emre Oktay ile ortak yayın

27 Eylül 2016 Salı

İMAM HATİP MEZUNLARI İLE İLK KEZ İSTİHKAM OKULUNDA TANIŞMIŞTIM

İMAM HATİP MEZUNLARI İLE İLK KEZ İSTİHKAM OKULUNDA TANIŞMIŞTIM
Mehmet Arif Demirer
1964 Yılı Ekim ayında yedi yıllık ayrılıktan sonra cebimde iki Cambridge mühendislik diploması, arkamda bir Afrika otostop seyahati (1960 yazında 12 700 km Cape Town – Kahire arasında) ve bir yıl süren başkanı olduğum bir tetkik gezisi (Cambridge Afro- Asian Expedition, 1961 – 1962, 44 500 km) olmak üzere yedek subaylığa yönelik temel eğitim almak üzere İstihkam Okuluna teslim olmuştum. Kırkar kişilik üç takım idik. Üçüncü takımda yedi İmam Hatip Mezunu arkadaş vardı. Birkaç gün geç gelmişler ve kendi aralında adeta dışa kapalı bir grup oluşturmuşlardı. Kendileri dışında bizlerle pek konuşmazlardı.
Çok farklı bir eğitim aldıkları ve çok farklı kişiler olduklarını anlamıştık. Altı ay boyunca hiçbiri ile bir arkadaşlık kuramadık. Hiçbir spor faaliyetine ve özellikle benim sorumlusu olduğum Moral Gecesi çalışmalarına katılmadıklarını çok iyi hatırlıyorum.
25 Eylül 2016 tarihli BİRGÜN gazetesinde manşet üstünden verilen bir haber vardı: “Halk İmam Hatiplere direniyor”
Gazetenin asıl manşeti ise şöyle: “Laikliği Kazanacağız” Polis bir takım olaylara karışan ve laiklik için bildiri dağıtan 20 Haziran Hareketi üyesini gözaltına almış.
15 Temmuz’da darbeci tanklara karşı birleşen halk yine ayrışıyor mu, diye endişelendim.
En yakın mesai arkadaşım İmam Hatip Okulu mezunu. O bana İslam hakkında çok şey öğretti ben de ona Demokrat Parti yanı sıra ATATÜRK’ü tanıttım ve ATATÜRK adını kullanmasını (yalnız Mustafa Kemal yerine) telkin ettim.
Şu sözlerini hiç unutmam: “Sizinle tanışmadan önce ATATÜRK’ü alkolik ve eşcinsel diye tanıtmışlardı bizlere.” İmam Hatip Okullarında verilen eğitimin sonucu mu acaba?
İmam Hatip Okullarını Demokrat Parti Hükümetleri kurdu. 1951 – 1959 yılları arasında 19 okul açılmıştı. İlk mezunlarını İstihkam Okulunda görmüştüm, uzaktan ! Kendi dünyalarında yaşayan kesinlikle saldırgan olmayan kişilerdi. 2016 yılında halk İmam Hatiplilere direniyorsa bunun nedeni, mezunlarının toplumda ayrışım (ikilik) oluşturuyor olmaları.
Laikliğe gelince… Gazetenin manşetindeki sözcüğü yadırgıyorum. Neden ve kimlerden kazanacağız laikliği?
Din ve devlet işlerinin ayrılması, devlet dahil hiçbir kuruluş ya da kişinin başkasının dini inançlarına karışmaması anlamına gelen laikliği 2016 yılında kazanmak zorunda olmamalıyız.
Laiklik günlük yaşamın doğal bir unsuru olmalı ve öyle kabul edilmeli. Dolayısı ile vatandaşlara dini bir takım uygulamalar dayatılmamalı, Said Nursi’nin 1922 yılında Ankara’ya geldiğinde milletvekillerinin hepsinin namaz kılmadığını gördüğü zaman yaptığı gibi. Nursi, “Namaz kılmayan haindir” diye tutturmuştu. Bu gibi çağdışı beyanları hoşgörü ile karşılamamalı, izin vermemeliyiz.
Son yıllarda Yurtta Sulh – Cihanda Sulh ilkesinden çok uzaklaştık. Bunun çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Yurtta sulh olmadan Cihanda Sulha da soyunamayız.
İşte bütün bu nedenlerle bölünmemeye özen göstermeli, İmam Hatiplileri de laik ilkelere inanan vatandaşlarımıza da eşit uzaklıkta (ama olabildiğince yakın) durmalıyız.
Öyle bir coğrafyada, bizi sevmeyen o kadar çok sayıda komşuların (uzak komşular dahil) arasında yaşıyoruz ki, hiç bölünmeden devamlı bir milli final maçı heyecanı ile yaşamalıyız.
Bölünmüş bir Türkiye’yi yaşatmazlar, daha da fazla bölerler, çünkü Sevres’i hiç unutamadılar. Bu gerçeği unutmak ya da küçümsemek lüksüne sahip değiliz.        

26 Eylül 2016 Pazartesi

“ALMANYA’NIN UTANÇ KARNESİ” - Mehmet Arif DEMİRER

“ALMANYA’NIN UTANÇ KARNESİ”
Mehmet Arif DEMİRER
Bu başlık 24 Eylül günü KARAR Gazetesi’nin manşeti idi. KARAR’daki.habere göre Almanya’da; her yıl 10 bin ırkçılık/İslamofobik suçu işleniyor, her hafta bir camiye saldırı düzenleniyormuş. 2013’e kıyasla ırkçı müdahaleler % 87 artmış, 1991 – 2011 yılları arasında 746 ırkçı cinayet işlenmiş.
KARAR bu durumu “Utanç Karnesi” diye tanımlamış.
Ben çok daha utanılması gereken bir olaydan bahsetmek istiyorum:
2014 yılında yapılmış bir Alman filmi: Im Labyrinth des Schweigens. (Suskunluğun Karanlık  Tünelinde) Her ne kadar labirent sözcüğünün sözlük karşılığı ‘içinden çıkılmaz bir durum’ ise de bu başlıkta, ‘içinde kaybolmanın çok kolay olduğu karanlık bir tünel’ daha uygun bir karşılık.
Filmin öyküsü şöyle: 1959 yılında Frankfurt’ta genç bir savcı edindiği bir bilgiye dayalı olarak Auschwitz Öldürme Kampında görev yapmış bir NAZİ’nin Frankfurt’ta bir devlet ortaokulunda öğretmen olarak çalıştığını tespit ediyor ve Eğitim Bakanlığı’na sunulmak üzere amiri kıdemli savcıya bir dosya sunuyor.
32 yaşındaki savcı o tarihe (1959) kadar Auschwitz’de neler olup bittiğini hiç duymamış !
Dosya üzerinde Eğitim Bakanlığı’nda hiçbir işlem yapılmıyor ve NAZİ öğretmen göreve devam ediyor.
Frankfurt’un başsavcısı, ara kademeleri atlayarak genç savcıyı Auschwitz dosyasını hazırlayıp yargıya taşımak üzere görevlendiriyor ve uyarıyor: “Adenauer Almanya’sında hala NAZİ’ler korunuyor. Elini çabuk tut.  Ben emekli olduktan sonra yerime gelecek kişiden aynı desteği göremeyebilirsin.”
Gerçekten de genç savcının topladığı somut delillere ve tanık beyanlarına rağmen 19 NAZİ hakkında İddianame dosyaları hazırlanması ve yargılamaların başlaması 1963 yılına kadar sürüyor. Davalar 1963 yılında, çeşitli engellemeler ile mücadele sonunda açılabiliyor.
Bu arada Alman polisi iki azılı NAZİ’nin yakalanarak Almanya’ya getirilmesi konusunda çok isteksiz kalıyor. İsrail’in gizli örgütü Mossad ise Eichmann’ı Arjantin’de bulup İsrail’e getiriyor, yargılıyor ve idam ediyor.
Güney Amerika’da yaşayan ve sık sık Almanya’ya gelerek ailesinin ticari işleri ve hatta herkesin gözü önünde vefat eden babasının cenazesi ile ilgilenen, Auschwitz’in ünlü katil ve işkenceci doktoru Dr. Mengele normal hayatını sürdürüyor ve 1979 yılına kadar yaşıyor.
Bu filmi ben yapmadım ama en az 20 kez izledim ! Almanların utanılacak tarihleri ile nasıl yüzleştiklerini daha doğrusu yüzleşmeye çalışırken nasıl zorlandıklarını ezberlemek için…
Şimdi gelelim bu AYIPLI ülkenin parlamentosunun 2 Haziran 2016 tarihinde Türkiye’yi soykırımcı ilan eden yüz karası Kararına.
Bu karar karşısında biz ne yaptık?  Kısa cevap: HİÇ BİR ŞEY.
Bu da tam bize yakışan bir başarısızlık örneği…
2 Haziran – 15 Temmuz arasında hiçbir mazeretimiz de yoktu. 
15 Temmuz’dan sonra ise yattık kalktık Fethullah Gülen ile.
Yazık oluyor bu millete.
Haklılığını bu ölçüde (HİÇ) savunamamayı hakketmiyor. 

16 Eylül 2016 Cuma

BAYRAM, (2016 YILI KURBAN BAYRAMI) BOB VE BEN, Mehmet Arif DEMİRER

BAYRAM, BOB VE BEN
Mehmet Arif DEMİRER
Mehmet Arif DEMİRER
Bayram’ın birinci gününde yazılmış, Bayram’dan sonra yayımlanacak bir yazı bu.
Birkaç gün önce Brüksel’den aradı Bob. Asıl adı Robert Cox. Cambridge’den arkadaşım. 12 Eylül öncesi ve sonrası tam beş yıl AB’nin Türkiye Temsilcisi idi. Bir büyük turist gemisi ile Doğu Akdeniz turuna çıkacaklarını ve Türkiye’de Kuşadası ve Dikili’ye uğradıktan sonra İstanbul’da üç gün kalıp Londra’ya uçacaklarını, Bayram’ın birinci günü Kuşadası’nda olacaklarını iki hafta önce bildirmişti. Biz de Bayram’ın birinci günü Yalıkavak’tan Kuşadası’na geçecek ve 5 – 6 saatliğine görüşecektik. Birlikte bir kitap yazıyoruz: 2. Dünya Savaşı ve Türkiye. İngiltere’de yayımlanacak. Kitabın SONUÇ bölümünü tartışacaktık. 
Turu düzenleyen şirketin yönetimi son anda bir karar almış ve güvenlik nedeniyle, Kuşadası, Dikili ve İstanbul’u iptal etmiş. Gemiden Selanik’te ayrılarak döneceklermiş Londra’ya.
Gemideki en az 500 kişi Kuşadası, Dikili ve İstanbul’da harcama yapamayacak, onları bekleyen dükkanlar, restoranlar vd. bir başka gözüpek turla gelecek turistler bekleyecekler. Bob torunlarına çok sevdiği İstanbul’u gösteremeyecek. Biz de keyifli geçeceğini umduğumuz 2 günlük Yalıkavak – Kuşadası – Yalıkavak kaçamağını yapamayacak, dönüşte Bafa gölünde bir öğe yemeyi yiyemeyeceğiz.  
Herkes kaybetti. Kim kazandı? PKK ve IŞİD (bazı çevreler ısrarla DAİŞ derken ben de inatla Türkçe adını kullanıyorum).
Bana ”İyi Bayramlar” diye mesaj gönderenlere bu yazıyı göndereceğim. 12 Eylül 2016 Pazartesi günü ülkemde bir Bayram ortamı göremediğimi bildireceğim.
“Kuzey komşunu tahrik etme, Arab’a bulaşma” ve “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”
ATATÜRK’ün bu dış politika ilkelerini bir kenara bıraktık. Rus’un uçağını düşürdük. Ardından, “Obama ne der? NATO ne yapar?” diye sorduk.
3 Mart Tezkeresini reddederek PKK’yı büyüttük. Şimdi her gün Fırat Kalkanı haberleri ile övünüyoruz.
15 Temmuz sonrası yaşı da kuruyu da tıktık cezaevlerine, yer açmak için hükümlüleri tahliye ettik.
Çok yakın bir arkadaşımın 20 yaşındaki oğlu 17 Temmuz’dan beri Silivri’de tutuklu. Suçu, Hava Harp Okulu’nun birinci sınıf öğrencisi iken 15 Temmuz günü Yalova’da kampta bulunurken komutanlarının emri üzerine otobüsle İstanbul’a gelirken, darbe girişimine katılacağı varsayımı.
Uçak Mühendisi olacaktı. Çok iyi yetişmiş bir Türk genci idi. Bugün kim bilir neler düşünüyor, neler hissediyordur?
Al sana Bayram !
IŞİD’in 49 vatandaşımızı rehin aldığı gün bir yazı yazmış ve “Bu başka türlü bir terör belası, derhal bir Milli Koalisyon Hükümeti kurulsun” demiştim.
Bu söz hala geçerli ama hiç kimse duymak istemiyor. Oysa ellerinde Türk Bayrakları ile 15 Temmuz’a “Dur” diyenler o gece kurmuşlardı Milli Koalisyonu…
Başa dönersek; bu yıl bence “İyi Bayramlar” yok Türkiye’de.
“Ne var?” sorusunun da cevabı YOK. Çünkü Kuşadası’nda Bob Cox ve ailesini boşuna bekleyen esnafı ya da Silivri’de neyi beklediğini dahi bilemeyen 20 yaşındaki genci düşünmeyenler için iyi bir bayram olabilir.
Benim gibi aklından çıkaramayanlar için ise tam bir kabus...  

6 EYLÜL 1955 OLAYLARINI KİM PLANLADI, KİMLER YAPTI ?, MEHMET ARİF DEMİRER

6 EYLÜL 1955 OLAYLARINI KİM PLANLADI,
KİMLER YAPTI ?
GİRİŞ
6 Eylül 1955 Olaylarını, Londra’daki üçlü Kıbrıs Konferansı ile ilişkilendirmeden, bu Konferans’ta açıklanan Türkiye’nin Yeni Kıbrıs Tezi’nin uluslararası kamuoyunda bıraktığı olumlu izlenimleri görmezlikten gelerek, İstanbul’da 6 Eylül günü öğle saatlerinde duyulan bomba haberi sonucu başlayan öğrenci eylemlerinin daha sonra kontrol dışına çıkması nedeniyle şehirde kısa bir süre – yaklaşık 4 saat – için asayişsizlik yaşandığını çok abartarak anlatmak ve sanki 48 saat sürmüş gibi “6 – 7 Eylül Olayları” deyimini kullanmak abesle iştigaldir.
Bu olayların öğrenci yürüyüşü sonrası 4 saatlik bölümü,  Rumların oturdukları evlerin vd. işaretlenmesi dahil, önceden planlanmıştır.
Yunan Derin Devleti olayların bu ölçüye taşmasını planlamıştır, çünkü her ne pahasına olursa olsun, Londra Konferansı’nın sonuç bildirisi yayımlanmadan dağılmasını istiyordu.
Ancak hemen belirteyim aktörler Türklerdi. Kısaca yürüyen ve slogan atan öğrenciler de, dükkanları vd. tahrip ve talan edenler de Türklerdi. Bizdik. Aşağıdaki açıklamalarda suçu bir başkasın atmak gibi bir niyet yoktur.
Sadece şu gerçeğin çok açık ve net biçimde ortaya konması gerekmektedir:
Bu olaylardan kim yararlandı ise o planlamıştır. Ancak olayları fiilen yapan bizdik. Bunu örtbas etmek hem anlamsız hem de gereksizdir.
Ancak bu olayları 1942 Varlık Vergisi ile irtibatlandırmak, ya da ATATÜRK’ün ulus devlet  yaratmak projesinin bir parçasıymış gibi göstermek de yanlıştır. Unutulmaması gereken bir gerçek, 1930 yılında ATATÜRK’ün onayı alınarak imzalanan Türk – Yunan Antlaşmasına göre sayıları 1955 yılında 17 bine ulaşmış Yunanistan vatandaşı İstanbullu Elen vardı, nüfusu 1.5 milyon olan şehirde. Bu kişiler, İstanbul’da taşınmaz mal edinmek, işeri açmak ve bunları varislerine bırakmak haklarına sahiptiler.
O günkü dünyada başka bir eşi ya da benzeri yoktur. 
2. Dünya Savaşı’ndan sonra Yunanistan’da komünistlerle hükümet taraftarları arasında ciddi bir iç savaş yaşandığı ve Yunan nüfusu içinde küçümsenmeyecek bir komünist unsuru bulunduğu da unutulmamalıdır. İstanbul’daki Elenlerin arasında komünist bir azınlık olduğu bir ihtimal dahi olsa düşünülmelidir.
Olayları Yunan Derin Devleti’nin planlamış olabileceğinin en kuvvetli nedenleri:
1.      İstanbul Ekspres Gazetesinin, gazeteyi o gün öğleden sonra abartılı bir şekilde çıkaran yazı işleri müdürü Gökşin Sipahioğlu, son yıllarında olaylar hakkında hem çok değişik hem de çelişkili açıklamalar yapmıştır.
2.      Gökşin Sipahioğlu, 1955 yılından bir süre sonra Paris’te bir fotoğraf ajansı kurmuştur. Hangi sermaye ile?  
3.      En çarpıcı neden: 7 Eylül sabahı, bütün gece olaylar Avrupa radyo ve televizyonlarından duyurulmuş olmasına rağmen, Yunan Dışişleri Bakanı Londra’da konferansın sabah oturumunda olayları hiç duymamış gibi davranmıştır.
4.      Bu olaylar ve Konferansın sonuç bildirisi yayımlayamadan 8 Eylül sabah dağılması sayesinde Yunanistan, dünya kamuoyu nezdinde Kıbrıs konusunda “taraf” olmaya devam etmiş ve Türkiye’nin “taraf” olmadığı iddiasını sürdürmüştür.
Aşağıda yazı ve gazete kupürleri bu perde arkası bilgilerle birlikte değerlendirilmelidir:  
6.9.1955 GÜNÜ YAŞANAN ve 6 SAAT SÜREN OLAYLARIN TARİHÇESİ
Yunanistan 1954 yılında Kıbrıs’ta özerklik konusunu ABD, İngiltere ve Türkiye’nin itirazlarına rağmen Birleşmiş Milletlere götürmüş ve 15 Aralık günü yapılan oylamada önergesi reddedilmişti. Bir gün sonra nümayişçiler Selanik’te ATATÜRK’ün doğduğu eve, o tarihte ATATÜRK Müzesi olmuştu, saldırmışlar; polis güçlükle önleyebilmişti.
24 Saat dahi geçmeden Selanik’te ATATÜRK Müze binası ve konsolosluğa saldırılar:
Bu hezimetteN sonra Yunan Silahlı Kuvvetlerinde görevli bir albay Kıbrıs’ta bir terör örgütü kurmak ve pusuya yatarak arkadan insan öldürmeyi öğretmek üzere görevlendiriliyordu. Kurduğu örgütün adı EOKA, PKK’nın Rum versiyonu.
EOKA İngiliz askerlerine ve polislere saldırıyor ve öldürüyordu. Polislerin büyük çoğunluğu Türk idi. Sonuçta kısa bir sürede adada iki toplum arasında derin bir gerginlik oluşunca İngiliz Hükümeti 29 Ağustos’ta Londra’da bir konferans düzenleyerek Ankara ve Atina’yı davet etmişti.
Türkiye Heyeti Konferans’a katılmak üzere 25 Ağustos günü hareket edecekti. 24 Ağustos günü Başbakan Menderes basına önemli ve uzun bir açıklama yaptı. En önemli cümle:
“Baksınlar, görsünler: Memleketimizdeki Rum vatandaşlarımızla ne derecelere kadar kardeşçe ve hepimiz aynı vatanın çocukları olmak bahtiyarlığı içinde yaşamaktayız.”
26 Ağustos 1955 tarihli ULUS Gazetesinde manşet:
“İnönü’nün Kıbrıs’a dair demeci:
“HÜKÜMETLE BERABERİZ”
Türkiye Heyetine Devlet Bakanı Fatin Rüştü Zorlu başkanlık ediyordu.   Bakanlığın en güzide diplomatlarından oluşan bir Kıbrıs Masası oluşturulmuştu. Heyet kısa bir sürede Türkiye’nin yeni Kıbrıs tezini hazırlamıştı. Zorlu bu tezi 1 Eylül günü konferansta okuyunca özellikle Yunan heyeti şaşkına dönmüştü. Çünkü 1954’e kadar “Kıbrıs bizim sorunumuz değil” diyen Türkiye, artık değişik bir konuma geçmişti:
“Biz Kıbrıs’ta egemenliği Lozan’da İngiltere’ye devrettik. İlişkili Lozan belgesinin altında 2 imza var: Türkiye ve İngiltere. Yunanistan yok.
“Eğer İngiltere, Kıbrıs’taki egemenlik haklarından kısmen ya da tamamen vazgeçiyorsa ada eski sahibine döner. Yunanistan Kıbrıs konusunda ‘taraf’ değildir.”
2 Eylül’den sonra olaylar peş peşe geldi:
2 Eylül akşamı Yunan Dışişleri Bakanı Atina’ya döndü.
5/6 Eylül gecesi Selanik’te ATATÜRK müzesinde bomba patladı.  Birkaç cam kırıldı.
6 Eylül günü Türkiye Devlet Radyosu Selanik’teki bomba olayını 13:00 Haberlerinde sekizinci sayfada, heyecansız ve sakin bir şekilde verdi.
6 Eylül günü İstanbul Ekspres gazetesi bomba olayını abartarak ve okuyucuları kışkırtmak amacı ile büyüterek verdi. Saat 18:de öğrenciler Beyoğlu’nda protesto yürüyüşü yaptılar. Saat 20:00’de havanın kararması ile çoğunluğu Cibali sigara fabrikası işçileri ağırlıklı olarak gençler Beyoğlu’ndaki dükkanları tahrip etmeye başladılar. Saat 22:00’den sonra Anadolu’da kırsal alanlardan gelen ve şehrin varoşlarında yeni oluşmakta olan gecekondu mahallelerinde yaşayan kişiler tahrip edilen dükkanları talan ettiler. Saat 24:00’de 19 tabur asker 4 saat gecikme ile olayların yaşandığı semtlere geldi, sıkıyönetim ilan edildi ve olaylar sona erdi.
37 - 6 Eylül 1955 2
Görüldüğü gibi gazetede “Kıbrıs” sözcüğü YOK !
Türk basını elli yıldır 6 saat süren olayları ‘6/7 Eylül Olayları’ diye verdi. Okuyanlar da olayların iki gün devam ettiği izlenimini aldılar. 
Son bir örnek:
ZAMAN Gaztesi, 25 Ocak 2009, Mümtaz'er Türköne – bu kişi bilim madamı, profesör !
Tam 54 yıl önce, 6-7 Eylül 1955'te İstanbul iki gün devam eden bir yağmalamaya sahne oldu. İki gün boyunca Rum azınlık başta olmak üzere Ermeni ve Yahudilerin dükkanları, evleri, okulları ve mabetleri tahrip edildi ve yağmalandı. Savaş gibi bir yıkım yaşandı.”
7 Eylül günü olay yoktu. Asker denetiminde temizlik yapıldı. 8 Eylül tarihli gazete ↓
C:\Users\marif144\AppData\Local\Microsoft\Windows\INetCache\Content.Word\7.9.1955 sabahı ZAFER.JPG
Olaylar nedeniyle Londra’daki konferans, sonuç bildirgesi yayımlayamadan 8 Eylül sabahı dağıldı. Yunanistan’ın Kıbrıs sorununda ‘taraf’ olmadığı dünya kamuoyuna duyurulamadı.
1957 seçimlerinde Adana ve Ankara’yı kaybeden DEMOKRAT PARTİ, İstanbul’u Rumların  sayesinde kıl payı kurtardı, Feriköy’de sandıklardan ezici bir çoğunlukla DP çıktı !
27 Mayıs’tan sonra Fuat Köprülü, tamamen kişisel husumetine dayalı olarak olayları Zorlu ve Menderes’in tertiplediğini iddia etti.
Konu Yassıada’da bir dava konusu yapıldı ve 5 Ocak 1961 günü mahkeme DP Genel Başkanı Menderes ile 1955’te Devlet Bakanı olan Zorlu’yu altışar yıl hapse mahkum etti.
Bir gün sonra 6 Ocak günü Fuat Köprülü’nün oğlu, olaylarda Demokrat Parti İstanbul İl Başkanı olan Orhan Köprülü, Devlet Başkanı Gürsel’in 10 kişilik kontenjanından Kurucu Meclis’e girdi !
Hani İstanbul’daki DP örgütleri tertiplemişlerdi, olayları?
Partinin Genel Başkanı – Menderes -  6 yıl cezaevine, İstanbul İl Başkanı en yüksek devlet maaşı ile Meclis’e. İşte 27 Mayıs darbe rejimi ve Yassıada adaleti buydu.
Yassıada’da tanık olarak dinlenen iki önemli kişi vardı.
Necdet Uğur, 6 Eylül 1955’te İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı, daha sonra Ecevit’in Milli Eğitim Bakanı.
Kendi daktilosu ile yazdığı açıklama notu:
7 Eylül günü, bir gün öncekilere benzeyen hiçbir olay yaşanmadığı için son paragraftaki görüşe katılmıyorum. İstanbul basını uzun bir süre, birkaç yıl, “6 Eylül Hadiseleri” deyimini kullanmıştır.
Alaeddin Eriş, 6 Eylül 1955’te İstanbul Emniyet Müdürü. Kendisini vefatından 2-3 gün önce ziyaret ettim. Babamın iyi arkadaşı idi. Söylediği: “Adnan Bey’e – Menderes – kırgın gidiyorum. Bana o gece Valilikte arkasını döndü. Oysa ben polislerim ile Yunan Başkonsolosluğu ve Rum Patrikahnesi’nin önünde etten duvar ördürmüş, tek bir pencere camı dahi kırılmasını önlemiştim. Başka da polisim yoktu o bölgede.”


KAYNAKÇA:

Demirer, Mehmet Arif. 6 Eylül 1955-Yassıada 6/7 Eylül Davası,[1]Bağlam Yayıncılık, İstanbul, 1995
Demirer, Mehmet Arif. 6 Eylül 1955 Olaylarına 50. Yılda yeni Bakış – Hangi derin Devlet?[2], Demokratlar Kulübü, Ankara, 2006
Demirer, Mehmet Arif. Fatin Rüştü Zorlu Gerçeği[3], Profil, İstanbul, 2009




















YORUMLAR

BİRİNCİ YAZI:

Yasin Dönmez’in 6/7 Eylül Olayları başlıklı yazısı
Yazıdan özet alıntılar:
“Bu saldırılara yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı düşünülmektedir.
İstanbul’un 24 Ekim 1955 nüfusu sayımında tespit edilen toplam nüfusu 1.5 milyon idi. Yarsı kadın: 750 bin. Erkeklerin olaylara karışan 20 – 30 yaş aralığında kişilerin toplam erkek nüfusu içinde kaç kişi olduğunu bir nüfus bilimci tahmin edebilir.
“Saldırıyı yapan grupların önderlerinin bir kısmında gayrimüslimlerin ev ve işyerlerinin adreslerinin bulunması bu olayların birilerinin desteğiyle yapıldığını gösteriyordu.
Bunları en iyi bilen İstanbullu Elenler idi !
“Bursa ve Samsun'da ise güvenlik güçleri Rum yerleşimlerini korumaya almış ve çıkabilecek herhangi bir olayı daha en başından önlemiştir.
Bursa ve Samsun’da 1955 yılında Rum yerleşimleri?
“Nedenleri
“Olayların fitilini ateşleyen hadise 6 Eylül günü Selanik'te bulunan Atatürk'ün doğduğu evin bombalanmasıdır. Bu bombalamanın, daha sonra Nevşehir valisi de olan, Yunanistan'ın Türk azınlığından olan Oktay Engin adlı öğrenci tarafından yapıldığı da Yunan emniyetinin araştırmaları sonucundan ortaya çıkmıştır.
Oktay Engin Türkiye’de yargılanmış ve beraat etmiştir. Yunanlılar kendisini gözaltına almışlar ama yargılayamadan – ellerinde hiçbir delil yoktu – serbest bırakmışlardır. 
Oktay Engin aleyhinde yazı yazan köşe yazarları aleyhine davalar açmış ve hepsini kazanmıştır.
1994 yılında ben 6 Eylül Olayları çalışmalarıma başlarken işyerime gelmiş ve el yazsı ile 3 sayfa bir açıklama yaparak bomba olayı ile hiçbir ilgisi olmadığını beyan etmiştir.
“Olayın duyulmasından sonra zaten basın tarafından sürekli gündemde tutulan Kıbrıs Sorunu da bahane edilerek olaylar başlamıştır.
Olaylar “ATA’mızın evine Bomba…” başlığı ile başlamıştır. Öğrenciler arasında Kıbrıs Türktür Cemiyeti üyeleri bulunması ile olayların medyamızda yazıldığı gibi Londra Konferansında Zorlu’nun durumuna destek olsun diye başlatıldığı iddiası arasında bir ilişki kurmaya çalışmak yanlıştır. Zorlu’nun desteğe hiç ihtiyacı yoktu.
“Olayların olduğu zaman İngiltere'nin hâkimiyetinde olan Kıbrıs adasında Yunanistan'la birleşme planının (Enosis) savunucuları olan Rumlar tarafından kurulan EOKA örgütü İngiliz ve Türklere saldırılar düzenliyordu. Türk tarafı Kurtuluş Savaşı'ndan sonra sağlanan Yunan barışını bozmamak için ilk zamanlarda pasif bir tutum sergilemiştir. Bunun sonucunda basın tarafından Kıbrıslı Türklerin '' hayati problemlerini '' görmezden gelinmesiyle suçlanan hükümet adına dönemin Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak şu açıklamayı yapmıştır:
"Baylar, ortada 'Kıbrıs Sorunu' diye bir şey yoktur. Bunu bir süre önce muhabirlerin sorularına karşılık verirken söylemiştim. 'Kıbrıs Sorunu' diye bir şey yok çünkü ada Büyük Britanya'nın egemenliği ve yönetimi altında. Biliyoruz ki, İngiltere'nin bu ada üzerindeki haklarını başka bir güce devretmek gibi bir düşüncesi zerrece yoktur ve hiçbir zaman da bu yönde bir eğilim göstermemiştir.
Yasin Dönmez’in bu hatasının affedilecek bir yanı yoktur. EOKA, 1955 yılında kurulmuştur. Necmettin Sadak, Hasan Saka ve Şemsettin Günaltay hükümetlerinde Dışişleri Bakanı idi, 10 Eylül 1947 - 22 Mayıs 1950 tarihleri arasında !
“Kıbrıs sorunuyla ilgili pasiflik Yunanlıların Kıbrıs üzerinde hak iddia etmesiyle birlikte bozuldu. Yunanistan Kıbrıs Sorunu için BM'ye başvurdu. Bunun akabinde de Türk hükümeti ''Kıbrıs Komisyonu'' kurdu ve Kıbrıs stratejisi belirlendi.
Yunan başvuru ve hezimeti 1954 yılında, Bakanlıkta Kıbrıs Masası’nın oluşturulması EOKA’nın insan öldürmeye başlamasından sonra, Haziran 1955.
“Olaylar sırasında dikkat çeken en önemli husus ise güvenlik güçlerinin pasifliğidir. Güvenlik güçleri halkı engellemek şöyle dursun olaylara karşı sempati beslemişlerdir:
Bkz. İstanbul Emniyet Müdür ve Yardımcısı Alaeddin Eriş ve Necdet Uğur’un yukarıda verdiğim açıklamaları.
“Eylemler sırasında sendikalar ve DP örgütleri de aktif olarak orada bulunuyordu. Sendika örgütlerinin getirdiği taşlar, baltalar ve diğer aletlerle yıkım ekipleri oluşturuluyordu. Ayrıca sendikalar İstanbul dışından birçok insanı o gün İstanbul'a getirmişti. DP örgütleri de olaylarda aktif bir şekilde görev almıştır. DP genel merkezinden gönderilen genelgeyle harekete geçen DP örgütleri olaylara aktif olarak girmiştir.
DP örgütleri aktif ama il başkanı Kurucu Meclis’e alınıyor?
“Atatürk'ün evine bomba koyan şahsın daha sonrasında Türkiye'ye gelip MAH için çeşitli görevler üstlendiği bilinmektedir.
Bilinmemekte, haksız yere iddia edilmektedir.
“Hükümet üyelerinin de bu olaylarda parmağı olduğu dış kaynaklar tarafından söylenmektedir. Buna dayanak olarak da o sırada yapılan konferansta Yunanistan'a karşı baskı oluşturmak isteği olduğu yatmaktadır.
“O sırada yapılan konferans”  bu yazının ve dayandığı kitabın affedilmez hafifliğinin en çarpıcı örneğidir.
Hangi konferans? Canlı şahidiyim. Zorlu ve Türk Heyeti’nin Londra’da İstanbul’da vur-kır’lı bir nümayişe zerre kadar ihtiyaçları yoktu.
“1960 Darbesi'nden sonra kurulan Yassıada Mahkemeleri'nde bu olay dava konusu oldu ve Celal Bayar, Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu'nun hükmüne karar verildi.”
27 Mayıs rejiminin Menderes ve Zorlu husumetleri onlara bu davada altışar yıl ceza kesti ancak Bayar’ı dava dışı bırakmak zorunda hissetiler kendilerini. Yasin Dönmez’de bu ayrıntı bile yanlış. 


SONUÇ:

Siyasal Bilgiler Fakültesi 2. Sınıf öğrencisi Yasin Dönmez, bir kitap okumuş, sapla samanı karıştırarak, takdim tehir hataları da yaparak bir yazı yazmış. Yazı çok beğenilmiş olmalı ki,  çok sayıda eposta adresine gönderilmiş.
Yasin Dönmez’in okuduğu kitap, tamamen yabancı kaynaklara dayalı olarak Almanya’da yapılmış bir doktora çalışmasının Türkçe çevirisidir. Bu kitabın yazarı ve yayımcısı aleyhine 2005 yılında İstanbul 3. Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesinde bir dava açtım. Dosya No. 2006/451 Yazar, mahkemenin gönderdiği tebligatı almamak için muhtarlıktan kaydını düşürttü !
Mahkeme iki kez yayımcı Tarih Vakfı aleyhine kadar verdi. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi iki kez yerel mahkemenin kararını bozdu. Gerekçe, “bilirkişiler ehil değil” !  Birinci heyet, biri profesör 3 bilim adamından oluşmuştu. Mahkeme dosyayı üçüncü defa yeni bir bilirkişi heyetine göndermek için para yatırmamı istedi. “Artık yeter” diye düşünerek, yatırmadım. Dava bu nedenle reddedildi ! 42 sayfalık temyiz dilekçesi yazdım. Hakim, PTT kanalı ile gönderdiğim gider avansını “Alınmadı” diye dilekçemi Yargıtay’a göndermedi, EK – 1.
Aslında açtığım davanın bilirkişiye gönderilmesi gerekmiyordu. Yazar, benim 1955 yılında yayımlanmış kitabımdan – 6 Eylül 1955, Yassıada 6/7 Eylül Davası – Menderes’in 24 Ağustos günü basına yaptığı açıklama metni ile Zorlu’nun 28 Ağustos tarihli telgrafını – her ikisi de daha önce hiçbir yerde yayımlanmamıştı – almış, kuşa çevirerek kısaltmış, örneğin Menderes’in yukarı verdiğim cümlesi yok, Almancaya çevirmiş, daha sonra doktora tezi Türkçeye çevrilirken, benim Türkçe metinlerimi kullanacağı yerde,  yeniden çeviri yapıldığı için her iki metin de asıllarından çok farklı olarak yayımlanmış kitabında.
Yargı, 11 yılda bu durumu çözemedi. Böyle son derece basit bir ihtilafı çözemeyen Yargı neyi çözer, diye düşünüyor insan ister istemez. Dünya kadar harcama yaptım, harçlar, bilirkişi ücretler vs.   














***

YORUMLAR

İKİNCİ YAZI
Arslan Öz’ün  Bir İngiliz Oyunu: 6 – 7 Eylül Olayları başlıklı yazısı
Arslan Öz, Yunanistan’ın Birleşmiş Milletler’e 1954 yılında gittiğinin, hezimete uğradığının ve bu nedenle EOKA’yı kurduğunun farkında olmadan yazmış ve bu nedenle yazısı baştan sona temelsiz kalmış.
Ayrıca şu beyanlar o kadar yanlış ki, nesini eleştireceğimi-yorumlayacağımı bilemedim: 
“1955 yılına gelindiğinde Yunanistan’ın adanın kendilerine bağlanması ve İngiliz sömürge yönetimine son verilmesi için ilgili yılın sonbaharında konuyu Birleşmiş Milletler gündemine taşıyacağını dünya kamuoyuna duyurması adada yaşayan Türkler ve Türkiye den çok İngilizleri rahatsız etmiştir. Çünkü; 1950 li yılların ortalarına gelindiğinde Türkiye, dış politikasında Kore savaşı, Soğuk Savaş , NATO’ya girme çabası ile, iç politikada ise ekonomik sıkıntılar ve muhalefetin baskısı ile sıkışmış durumdadır.”
Bu paragraftaki hataların doğruları:
·        Soğuk Savaş’ın başladığı yıl: 1946. Türkiye 5 Nisan 1946 günü Missouri savaş gemisinin İstanbul ziyareti ile Soğuk Savaş’ın başlangıcından itibaren en önemli odak noktası.  Bu olayın Menderes ile ilgisi yok.
·        Kore Savaşı ve Türkiye’nin bu savaşa takviyeli bir tugay ile katılması 1950 yılında.
·        Türkiye’nin NATO üyeliği 18 Şubat 1952 tarihinde:
nato üyeliği
Menderes’in şu sözleri çok önemlidir:                                                                                                
“BU ESER HİÇ ŞÜPHE YOK, TÜRK MİLLETİNİNDİR”
·        1954 ve 1956 yılları 1950 – 1960 döneminin en büyük ve en hızlı yatırımlarının yapıldığı üç yıldır. 1954 seçiminde Menderes T. C. siyasi  tarihinin en yüksek oyunu almıştır: % 5.4 !
“İngiltere Türkiye’nin Yunanistan’ın girişimlerine duyarsız kalması nedeniyle adadaki Türklerin ve Türkiye’nin uyandırılması gerektiğini düşünerek harekete geçer. İngiliz dış işleri bakanı Harold MacMillan taraflara (Türkiye ve Yunanistan) Londra da bir konferans düzenlemeyi önerir. Amaç Kıbrıs konusunda taraflar arasında Kıbrıs sorununun çözümüne katkı yapmak değil, Yunanistan’ın Birleşmiş Milletlere gitmesini engellemektir… İngiltere bilmektedir ki adadaki ve Türkiye deki uyuyan Türkler uyandırıldığında Kıbrıs konusu Birleşmiş Milletler gündemine girmeyecektir.”
EOKA, 1 Nisan 1955’den itibaren Ada’da insan – İngiliz askerleri, aileleri ve Türk polisler – öldürmeye başlayınca iki toplum arasında çok ciddi bir gerginlik oluşur. İngilizlerin Türkiye ve Yunanistan’ı Londra’ya Konferans’a davet etmesi NATO üyesi iki müttefikinin Kıbrıs nedeniyle karşı karşıya gelmelerini önlemektir.
Yunanistan 1958 yılı Aralık ayında Kıbrıs konusunu bir kez daha Birleşmiş Milletlere götürecektir:
“Tarafların kabulü ile 29 Ağustos 1955 te toplanan Londra konferansında daha önce uyarılmış olan temsilcimiz dış işleri bakanı F. Rüştü Zorlu Yunanistan ın adayı kendine bağlama girişiminde bulunması halinde Lozan antlaşmasını tekrar gözden geçirme tehdidinde bulunur. Görüşmelerde ilerleme kaydedilememesi üzerine konferans 06 Eylül 1955 günü dağılır.”
Zorlu Dış İşleri Bakanı değildi. Devlet Bakanı ve Heyet Başkanı idi. Konferans, Olaylardan önce değil,  8 Eylül günü Sonuç Bildirisini yayımlayamadan dağılmıştır.
EK - 1
İSTANBUL 3. FİKRİ VE SINAİ HAKLAR HUKUK MAHKEMESİ SAYIN HAKİMLİĞİNE
Dosya No 2014/173
TEMYİZ EDEN DAVACI:                 Mehmet Arif Demirer
DAVALI:                                            Türkiye Ekonomik Toplumsal Tarih Vakfı
VEKİLİ:                                              Av. Ahmet Dindar, Gürsel Mah. Aynur Sok. No 10/4, Kağıthane, İstanbul

KONU: 4.1.2016 günü tebellüğ edilen ÇAĞRI KAĞIDI’ndaki İHTAR hakkında açıklamalar.
Yargı, vatandaşların haklarını aramak için oluşturulmuş bir kurumdur. Ne zaman ki, Yargı, mahkeme yargıcı ile hak arayan vatandaş arasında bir inatlaşmaya yol açar, temel işlevini yerine getirmemiş olur.
Dosyanın Yargıtay’dan döndükten sonra geçirdiği aşamaları kronolojik olarak arz ediyorum:
1.      Gider avansı havalesi:                                             05.09.2014 (EK – 1 ve EK – 2)
2.      Arabuluculuk Önerisi dilekçesi:                                    18.02.2015
3.      Davanın reddi:                                                 26.03.2015
4.      Ret kararının tebellüğ edildiği tarih:                               22.04.2015
5.      Temyiz dilekçesinin tarihi:                                            29.04.2015
6.      Temyiz dilekçesine ilişkin ödemeler alındısı:         0.4.05.2015 (EK – 3)
7.      Gider Avansına ilişkin Çağrı Kağıdı:                 2?.05.2015 (okunmuyor, EK – 4)
8.      Temyiz Talebinin Reddine Dair Karar:              15.09.2015
9.      Kararın tebellüğ edildiği tarih:                           09.10.2015
10.  Karara itiraz dilekçesi:                                     15.09.2015
11.  5.9.2014’te havale edilen avansın ikinci havalesi:          16.10.2015 (EK – 5)
4.1.2016 tarihinde tebellüğ edilen 2015/64 sayılı Karar ile ilişkili olduğu anlaşılan Çağrı Kağıdındaki İHTAR:
“…. yatırmanız gereken maktu temyiz harcı ile temyiz yoluna başvurma harcını ödemediğiniz anlaşılmakla….”
4.1.2016 günü tebellüğ edilen Çağrı Kağıdındaki bilgi ile ilişkili 15.9.2015 tarihli Karar çelişmektedir:
a. Anılan Karar’da “temyiz posta masrafının” yatırılmamış olduğu iddia edilmektedir. Bu yanlıştır. 100 TL Gider avansı tarafımdan 5.9.2014 tarihinde havale edilmiştir. Sayın Mahkemeniz tarafından tahsil edilememiştir. Bunda benim bir kusurum söz konusu değildir.
b. 4.1.2016 günü tebellüğ edilen Çağrı Kağıdında ise maktu temyiz harcı ile temyiz yoluna başvurma harcının” ödenmediği iddia edilmektedir. Bu da yanlıştır. Temyize ilişkin harçlar 4.5.2015 tarihinde ödenmiştir; bkz. EK - 3.
SONUÇ VE İSTEM:
Yukarıdaki açıklamaların ve ekli beş belgenin incelenerek gerek 15.9.2015 tarihli Karar’dan gerekse 4.1.2016 tarihinde tebellüğ edilen Çağrı Kağıdındaki, anılan karar ile çelişen, İHTAR’dan rücu edilerek dosyanın Yargıtay’a gönderilmesini, aksi yönde karar verilirse bu yönde alınacak Gerekçeli Kararın tarafıma tebliğini saygıyla arz ediyorum.
Mehmet Arif Demirer
Geçici adres: Reşit Galip Caddesi 101/11, G.O.P. Ankara    


[1] Bu kitap 2 yılda yoğun bir araştırma sonunda yayımlandı. Daha önce Hulusi Dosdoğru’nun aynı yayınevi tarafından yayımlanan ve çok maddi hata içeren kitabına cevap idi. Olaylarla ilişkili ve hayatta olan herkes ile söyleşiler yapıldı.  Varılan sonuç:
   Olayları Demokrat Parti tertiplemedi. Kim tertipledi, belli değil.   
[2] Olayları Yunan Derin devleti tertiplemiş olabilir.
[3] Olayları Yunan derin Devleti tertipledi.