19 Mart 2018 Pazartesi

"ATATÜRK’tenMENDERES’e ŞEKER FABRİKALARI" ve "ATATÜRK’TEN MENDERES’E KAYSERİ TAYYARE FABRİKASI" Mehmet Arif DEMİRER

ATATÜRK’ten MENDERES’e ŞEKER FABRİKALARI 
26 Şubat tarihli ANAYURT yazımın başlığı, “Şeker Fabrikaları Bir Atatürk Projesidir” idi.

ATATÜRK döneminde dört şeker fabrikası kurulmuştu:1926 yılında, gün farkı ile art arda açılan Alpullu ve Uşak fabrikaları ile 1933 yılı sonunda üretime geçen Eskişehir ve bir yıl sonra Turhal şeker fabrikası.

ATATÜRK, 17 Kasım 1937 günü Pertek’te şeker ile ilgili ortaya şöyle bir hedef koymuştu:“Şeker fabrikalarının sayısı yirmiye çıkmaz ve şekeri ekmek kadar kolay alınır hale getirmezsek, gürbüz çocuklara hasret kalacağız”

Hedef, dört şeker fabrikasına, on altı yeni fabrika ekleyerek, yirmi fabrikaya ulaşmaktı.

Başbakan Celal Bayar’ın 17 Eylül 1938 günü ATATÜRK’e arz ettiği 1938 Kalkınma Planında (4 Senelik 3 Numaralı Plan) ikisi Doğu illerinde olmak üzere dört senede dört yeni şeker fabrikası vardı. Dört yılda dört yeni şeker fabrikası.

2. Dünya Savaşı’nın araya girmesi ve başka nedenlerle 1950 yılına kadar yeni bir şeker fabrikası kurulamamış ve dört fabrikanın üretimi talebi karşılayamadığı için Başbakan Hasan Saka, 18 Eylül 1948 tarihinde, tüketimi kısmak amacı ile şeker fiyatlarına “Ölçülü bir zam” yapılacağını açıklamıştı. Ölçülü zam % 60 idi !

14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan genel seçimlerde iktidar değişti ve Demokrat Parti 416 milletvekili ile tek başına iktidar oldu. CHP’nin milletvekili sayısı 61 idi.

22 Mayıs 1950 tarihinde Başbakan olan Menderes, 1946 – 1950 döneminde, vatandaşlara (nüfusun yüzce sekseni köylerde yaşıyordu) elinde tuttuğu kesme şekeri göstererek, “Bu şekerdir. İktidara gelince ben size Türk Şekerini sunacağım” sözü vermişti.

ATATÜRK’ün Pertek’te koyduğu hedefe Menderes’in vatandaşlara verdiği söz de eklenince 1951 yılından itibaren Şeker Şirketi (Türkiye Şeker Fabrikaları A. Ş.) fazla mesai yapmak zorunda kalmış ve şu fabrikalar peş peşe açılarak üretime geçmişlerdi.

Adapazarı 1953,

Konya, Amasya ve Kütahya 1954,

Susurluk, Burdur, Kayseri 1955,

Erzurum, Erzincan, Elazığ ve Malatya 1956.

1954 seçimlerinde T. C. siyasi tarihinin rekor oyunu (% 58.4) alarak yeniden Başbakan olan Menderes’in fotoğrafını AKİS Dergisinin kapağına alan rahmetli Metin Toker,Menderes’i okuyucularına şöyle tanıtmıştı: “Cumhuriyetimizin en muktedir Başvekili: ADNAN MENDERES” ‘En muktedir’ derken hem Menderes’in seçimde aldığı % 58.4 oyu hem de 12 aylık bir süre içinde açılan ilk dört şeker fabrikasını dikkate almıştı AKİS başyazarı.

Menderes, 27 Mayıs Darbesinden önce iki yeni şeker fabrikasının temelini daha atmıştı:

1957’de Kastamonu-Taşköprü ve 1958’de Ankara fabrikaları.

Kastamonu fabrikasının temel atma töreninde şöyle konuşmuştu, Menderes:“İktisadi İstiklal Mücadelesinin Meydan Muharebesi kazanılmıştır.”

ATATÜRK’ün on altı yeni fabrika hedefine on üç fabrika ile % 81 oranında yaklaşan Menderes, Adapazarı fabrikasının açıldığı 1953 yılı ile Malatya fabrikasının açıldığı 1956 yılı arasında sadece üç yılda on bir şeker fabrikasını kurup üretime geçirerek bir rekor kırmıştı.

Altmış yıl sonra bugün ATATÜRK’ten ve Menderes’ten kalan şeker fabrikalarını tartışırken iktisadi istiklal mücadelemizin meydan muharebelerini unutmuş gibiyiz.

Yarın: ATATÜRK’ten Menderes’e Tayyare Fabrikası
***
ATATÜRK’TEN MENDERES’E KAYSERİ TAYYARE FABRİKASI
1926 yılında Türkiye’de üç fabrika kuruldu:

Alpullu ve Uşak Şeker Fabrikaları ile Kayseri Tayyare Fabrikası.

Aşağıdaki satırlar, 18 Mart 2018 günü gelen bir eposta iletisinin ilk satırları:

“Atatürk’ün büyük hayallerinden biri havacılıktı.

“6 Ekim 1926 yılında ilk uçak fabrikası Atatürk tarafından Kayseri’de kuruldu.

“1950’li yıllarda Türkiye ABD ile çok yakınlaşmıştı.

“ABD Hükümetini Marshall yardımı adı altında uyguladığı yardım çerçevesinde hazır uçak ve motor verince Türk yetkililer uçaklarının üretimi durdurmuştur.

“Dönem Adnan Menderes dönemidir…”

Bunlar da gerçekler:

Kayseri Tayyare Fabrikası Türkiye ile Alman Junkers A. G. Şirketi arasında ortak kurulan Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi’nin kuruluşu idi. Şirket 1929 yılında mahkeme kararı ile iflas etti. Fabrikada üretim 1928 yılı Mayıs ayında adı geçen şirketin Alman müdürü Sachsenberg tarafından durdurulmuştu.

Fabrika 1931 yılında yeniden üretime başladı. Bu defa Amerikan Curtiss şirketi ile bir antlaşma imzalanmıştı. Bu antlaşma da 1934 yılında sona erdi.

1936 yılında fabrikada bu kez de Alman Gotha eğitim uçakları ile Polonya’nın PZL av uçaklarının montajına başlandı. 2. Dünya Savaşı başlayınca bu faaliyet de durdu.

Kayseri Tayyare Fabrikasında en son 1941 yılında İngiliz eğitim uçağı Miles Magisterlerin üretimine başlandı. Ancak 1942 yılında Türk Hava Kurumu’nun (THK) talebi üzerine bu eğitim uçaklarının üretimi, Kurum’un; vatandaşların Bağış Paraları ile Etimesut’ta kurmakta olduğu uçak fabrikasına kaydırıldı ve Kayseri’de uçak üretimi 1942 yılında sona erdi.

Bu tarihte (1942) Adnan Menderes CHP milletvekili idi. ABD Marshall Planı uygulaması 1947-1948 yıllarında başladı. Türkiye Savaş’a girmediği için plan kapsamına alınmamıştı ancak acil yatırımları için dövize ihtiyacı vardı. Israrlı bir şekilde Plan kapsamına alınması için ricacı oldu ve 4 Temmuz 1948 tarihinde ABD ile imzalanan Ekonomik İş Birliği Antlaşması ile Plan kapsamına (adeta zorla) girdi. İlk kredi dilimi 10 milyon dolar idi.

Türkiye, Marshall Planı kapsamında proje bazında para (hibe veya kredi) aldı. Uçak muçak almadı.

THK’nun Bağış Paraları ile kurduğu ve yönetimini Türkiye’ye iltica eden Polonyalı Havacılara teslim ettiği Uçak ve Uçak Motorları Fabrikasının 1948 yılında Başbakanlık Umumi Murakabe Heyeti Raporları (2 Rapor toplam 90 sayfa) ile “tamamen mefluç ve muattal” olduğu tespit edildi ve Raporların önerileri doğrultusunda MKEK’na devredildi.

1948 yılında bu raporlar düzenlendiğinde Adnan Menderes muhalefet partisi milletvekili idi.

Kaynaklar: 2017 yılında yayımlanan “ATATÜRK’ün Tayyarelerinin Tarihçesi” başlıklı kitabım (2 cilt 704 sayfa, Türkiye’de ilk kez adı geçen raporları da içeriyor), ve 2015 yılında yayımlanan “II. Dünya Savaşı’nda Ankara’da Polonyalı Havacılar” (Dr. Osman Baş ile ortak yayın) başlıklı kitabım.

SONSÖZLER: ATATÜRK Alpullu Şeker Fabrikasını 1930 yılında ziyaret etti. Ve gördüklerinden çok memnun kaldığını yazdı. Kayseri Tayyare Fabrikasına 1934 yılımda gitti. Yirmi dakika kaldı. Memnun kaldığını belirten tek bir satır yazmadı, fotoğraf çektirmedi.

29 Mayıs 2017 Pazartesi

"27 MAYIS 1960 – 27 MAYIS 2017", Gazeteci-Yayıncı, Araştırmacı-Yazar: Mehmet Arif DEMİRER

27 MAYIS 1960 - 27 MAYIS 2017
Mehmet Arif DEMİRER
27 Mayıs 1960, bir Cuma günü idi. 
Öğle yemeği için Büyükelçi Muharrem Nuri Birgi davet etmişti. Haziran ilk haftasında başlayacağım Afrika seyahatimi konuşacaktık. Johannesburg’a kadar (tek yön) uçak biletim alınmış, Johannesburg’da 8 hafta çalışacağım iş ayarlanmıştı. Dönüş ise bir iddia üzerinden kendimi bağladığım Cape Town – Kahire (12 700 km) otostop girişimi olacaktı. Cambridge’in ünlü kitapçısı Heffers’de kitaplara bakarken (o yıllardan kalan bir adet oldu, cumaları kitapçı gezmek) bir arkadaşım geldi, “Senin ülkende darbe olmuş” dedi. Büyükelçiyi aradım, “Gelebilirsin, telefon hatları kesik, bugün sakin geçer” dedi.
27 Mayıs’ın aileleri perişan eden travmaları...
DP AFYON MİLLETVEKİLİ
VE ULAŞTIRMA BAKANI 

ARİF DEMİRER
Öğle yemeğinde 27 Mayıs’a rağmen Afrika’dan vaz geçmedik, gittim otostopu da yaptım.
Bu arada babam Yassıada’da, annem ve kardeşim Ankara’da kaldılar. Babam daha sonra beraat ettiği için ailem Kayseri yıllarını acısını yaşamadı. Başka anlatımla 27 Mayıs’ın aileleri perişan eden travmalarını göreli olarak daha az yaşadık, ailece.
1962 yılında babam İngiltere’ye geldi. Ben İngiliz arkadaşlarımla 1961 – 1962 yıllarında mezuniyetten sonra çıktığımız, bir yıl süren tetkik seyahatimizim raporunu yazıyordum.
23 Kasım 1961’de Yeni Delhi’de tanıştığım Türkeş’ten (mektuplaşıyorduk) bir telgraf aldım: “Birkaç günlüğüne Londra’ya gelsem görüşebilir miyiz?” Brüksel’de toplanan ünlü 14’ler dağılma kararı almışlardı. Artık Türkeş’in yanında Özdağ gibi birkaç kişi kalmıştı.
Londra’da, ünlü Ritz otelinde tarihi bir buluşma ayarladık, kardeşim Ahmet ile. Yassıada mağduru Arif Demirer ile Yassıada mimarı Alparslan Türkeş arasında, Ağustos 1962.
Babam çok sakin bir adamdı. Hiç kavga ya da küfür ettiğini görmedim, işitmedim. Türkeş’e, “Albayın size kızgın değilim, kırgınım. Türkiye’yi raydan çıkardınız, bir daha kolay kolay rayına oturtulamayacağını düşünüyorum” dediğini çok iyi hatırlıyorum, hiç unutmadım. 
Buraya kadarı geçmişte kalmış bir nostaljik hatıra ama o söz çok doğru imiş. Türkiye bir daha eskisi gibi olmadı. Ve fiziksel kalkınmaya rağmen huzur ve barış ortamı yerini bölünme ve kavga ortamına bıraktı.
27 Mayıs’tan sonra darbe yönetiminin birinci çok olumsuz gelişmesi Yassıada hukuk skandalı idi, ikinci ve kalıcı, aynı ölçüde olumsuz, gelişmesi ise milletin yarısının temsil edilmediği Kurucu Meclis’te hazırlanan anayasa oldu: Milletin yarısının karşı olduğu 1961 anayasası. Bu konuda yayımlanmış kitap sayısı bir elin parmaklarından azdır. Tevazu bir yana benim 2010 yılında yayımladığım Türkiye’de Anayasa Oyunları kitabının iyi bir kaynak olduğunu düşünüyorum. DP milletvekilleri Yassıada’da hiç kimsenin güvenmediği darbe mahkemesinde yargılanırken CHP milletvekilleri Kurucu Meclis’te tek yanlı hazırlanmış (CHP tarafından) anayasa taslağını tartışıyor ve “en yüksek devlet maaşı” alıyorlardı.
Darbe kadar bu eşitsizliğin oluşturduğu haksızlığın izleri de hiçbir zaman silinmedi.
27 Mayıs ile meslek hayatımda ayrıntılı bir şekilde ilgilenmedim, 1993 yılında Demokrat Parti Genel İdare Kurulu üyeliğine seçilene kadar. 1993 yılı Aralık ayında 6 Eylül 1955 Olaylarını incelemeye karar verdim. Önce iki kişiye birer soru yönelttim: Selanik’teki bombanın patlatılmasını azmettirdiği iddia edilen Nevşehir eski valisi Oktay Engin. Yazılı olarak bu iddiaların tamamen uydurma olduğunu bildirdi. İkinci kişi MİT Müsteşarı Fuat Doğu idi. Fuat Paşa ile 1966 yılında tanışmıştım. Bana yedek subaylık görevimden sonra iş MİT’te iş teklif etmiş, karşılıklı bir ağabey – kardeş ilişkisi oluşmuştu: “Paşam 1955 yılında Milli Emniyet bu olaylara bulaşmış mıydı?” Cevap, kesin “HAYIR” idi.
Başladım araştırmaya ve Yassıada’daki 3 numaralı dosya ile karşılaştım. Baştan aşağı bir rezalet örneği idi. 1995 yılında 6 Eylül 1955 – Yassıada 6/7 Eylül Davası kitabım çıktı.
Artık yavaş yavaş 27 Mayıs darbesinin, babamın Ritz Otel’de Türkeş’e söylediği “raydan çıkma ve yeniden rayına oturtamama” olgusunun izleri netleşiyordu kafamda.
6 Eylül 1955 kitabımda Yassıada’daki o kepaze davayı geniş bir şekilde (Türkiye’de ilk defa) incelemiş (gazete kupürlerinden değil, Yassıada tutanaklarından) ve bölünmüşlüğün insanları ne ölçüde insafsızlaştırdığını görmüştüm. Kişisel kini nedeniyle yalancı şahit Coşkun Kırca (1995 yılında kısa bir süre Bayan Çiller bu kişi T. C. Dışişleri Bakanı yaptı !) ortaya çıkarılmayan bir telgrafı kullanarak olayları Zorlu ve Menderes’in sırtına yüklerken kim bilir ne kadar mutlu olmuştur. Yargı da 5 Ocak 1961 günü hükmünü verdi: Zorlu ve Menderes’e    6’şar yıl hapis. Bir gün sonra 6 Eylül 1955’de DP İstanbul İl Başkanı Orhan Köprülü Kurucu Meclis’e üye oldu ! O mahkumiyet kararı bugün T. C. aleyhine delil olarak kullanılıyor.
Yassıada davasını Anayasa Mahkemesine taşıdım, yeniden Yargılanma talebi ile. Dilekçem çok ayrıntılı idi, ekinde de 1955 kitabım vardı. Yekta Güngör Özden Başkan, Ahmet Necdet Sezer Başkan Yarımcısı idiler. Bir davanın İade-i Muhakemesinin ön şartı ortaya yeni bir delil ve/veya tanık çıkarmaktı. Her ikisini de çıkardım: Coşkun Kırca’nın bahsettiği telgraf (hiçbir zaman ortaya çıkarılmamış ama mahkumiyet kararı o telgrafa dayalı olarak verilmişti). Tanık da DP Ankara Milletvekili Ramiz Eren. 5 Eylül 1955 gecesi Menderes ile birlikteydi.
Dilekçem kabul edildi. Dosya açıldı ve numara aldı. Usulen Yargıtay Başsavcısına soruldu. Telgraf yeni delil sayılır mı, diye. Abuk sabuk bir cevap geldi: HAYIR. Yeni değilmiş. Oysa Yassıada’da telgrafa değinilmişti ama ortaya çıkarılmamıştı. Dava reddedildi. Anayasa Mahkemesinin Başkan Vekili Güven Dinçer muhteşem bir karşı oy yazdı. Yassıada yargılamasını doğru dürüst anlamak için herkes okumalıdır. Yayımladım.
Artık 27 Mayıs darbesi konusunun sonlarına geliyordum. Önce Demokrat Parti’nin 60. Yılında (2006) yayımladığım 7 kitapla 10 yılın hesabını verdim ve 27 Mayıs’tan sonra DP aleyhinde üretilen gerçekdışı senaryoları bire birer çürüttüm, ülke ekonomisi ağırlıklı olarak.
2012 yılında ise 720 sayfa uzunluğunda (büyük boy) kitabımı yayımladık: 27 MAYIS – Masallar ve Gerçekler.  Masalların da gerçeklerin tüm ayrıntılarını bu kitapta topladım.
27 Mayıs yeniden yargılansın.

Gelelim 27 Mayıs 2017. Türk Milleti ortalık yerinden bölünmüş, herkes birbiriyle kavgalı, ülke televizyonları her akşam ölüm haberleri ile başlıyor (şehitler) ve adi cürüm olayları ile sona eriyor, kadın cinayetleri vs vs. Bu ortamda bir haykırış: 27 Mayıs yeniden yargılansın.
Mümkün değil. Yassıada’nın hiçbir davasını iade-i muhakeme koşulları ile buluşturamazsınız.
Ancak şu mümkün ve bence babamın Türkeş’e söylediği ile ilişkili. Türkiye’nin bir daha rayına oturtulamayacağını düşündüğünü söylemişti o sıcak Ağustos (1962) günü.
Türkiye’yi yeniden çıkarıldığı raylara oturtmak için 27 Mayıs Darbesi ile hesaplaşmak gerekiyor. Bunu yargı yoluyla, hele yargının bugün içinde bulunduğu ortamda, yapamazsınız. Olmayacak duaya “Amin” demek ancak zaman kaybettirir.
Yapılacak şey konunun millete götürülmesini sağlamak. Bir çeşit halk mahkemesi. Kadro:
İddia makamında Ümit Kocasakal, ısrarla 27 Mayıs’ın devrim olduğunu iddia eden bir hukukçu. Ayrıca CHP Genel Başkan adayı olduğunu ilan ediyor !
Yargıç: Türk Milleti
Savunmada: Demokrat Parti’yi doğru okumuş kişiler.
Savcı iddianameyi (Masalları) okusun bizler de Gerçekleri ortaya koyalım ve 27 Mayıs’ı ilk ve son kez Türk Milletinin (tvde) önünde tartışalım, adını koyalım ve konuyu kapatalım.    

4 Nisan 2017 Salı

“HAYIR” ATATÜRK’e SAYGILI CUMHURİYETÇİ DEMOKRATLAR “HAYIR” DİYORLAR Mehmet Arif DEMİRER ANAYURT Gazetesi, 07 Nisan 2017

“HAYIR”
ATATÜRK’e SAYGILI CUMHURİYETÇİ DEMOKRATLAR “HAYIR” DİYORLAR
Mehmet Arif DEMİRER
ANAYURT Gazetesi, 07 Nisan 2017
Türkiye’de yalnız demokrat olmak yeterli değil. Yalnız Cumhuriyetçi olmak da yeterli değil. Çünkü arkamızda Anadolu topraklarında yaşayan Türk insanını özellikle 19 uncu yüzyılın tamamında ve 20 inci yüzyılın başlarında perişan etmiş bir Osmanlı deneyimi var.
Nedense bugün Tek Adam’a yönelik anayasa değişiklik paketine EVET demeye hazırlananların çoğu aynı zamanda o Osmanlı’nın özlemi içindeler. Tabii bu Osmanlıcı EVETçiler aynı zamanda safkan ATATÜRK karşıtları.
İşte bu referandumda bu sayfalardaki HAYIR diyenler Cumhuriyetçi Demokratlar. ATATÜRK’e saygılılar, Cumhuriyet’in temel ilkeleri ile barışıklar, Milli İradenin milletin gücünden doğduğunu biliyorlar. Onun için de sınırsız demokratlar.
“HAYIR” derken EVET’in neler getireceğini ve de getirmeyeceğini çok iyi biliyorlar:
2019 seçimine (ya da ilk milletvekili seçimine) kadar seçim ve siyasi partiler yasası değişmeyecek.
Baraj Evren’in koyduğu yüzde on olarak kalacak.
Kolunu kanadını kendi kendine PKK için kıran HDP barajın altında kalacak.
AKP Meclis’te en büyük parti olacak.
AKP’li Cumhurbaşkanı adayı seçilecek.
AKP milletvekilleri on beş yıldır olduğu gibi halkın seçeceği AKP’li Cumhurbaşkanı ne isterse en ufak bir itiraz olmaksızın yapacaklar.
AKP’li Cumhurbaşkanı bakanları ve yardımcılarını dilediği gibi atayacak, istediği zaman görevden alacak. Bu konuda hiç kimseye hesap vermek zorunda değil.
AKP’li Cumhurbaşkanı’nın atadığı bakanları denetlemek için yeni anayasadaki 300, 360 ve 400 gibi sayılar hiçbir zaman oluşmayacağı için kağıt üzerinde var gibi görünen denetim mekanizması asla işlemeyecek.
AKP’li Cumhurbaşkanı istediği zaman çok çeşitli konularda Kanun Hükmünde Kararname çıkaracak. Bunları iptal edecek herhangi bir kanun Meclis’ten zinhar çıkmayacak.
AKP’li Cumhurbaşkanı yüksek yargıya dilediği kişileri atayacak/atanmasını sağlayacak.
Böylelikle AKP’li Cumhurbaşkanı yürütmenin Tek Adamı, AKP milletvekillerinin tamamının, eksiksiz olarak, desteği ile yasamanın da Tek Adamı olurken, atadığı yargıçlar ile yüksek yargıyı da denetiminde tutacak.
Menderes’in çok yanlış yorumlanmış bir sözü vardır. 29 Kasım 1955 gecesi haklarında yolsuzluk söylentileri bulunan DP’li üç bakanı istifaya zorladıktan sonra hükümetin tüm bakanlarını da istifa ettiren Demokrat Parti Grubuna söylemişti: “Siz o kadar güçlüsünüz ki, isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz.”
Bu söz, 537 milletvekili olan TBMM’nin mutlak çoğunluğunu (toplam milletvekili sayısının % 90’ını)  oluşturan, 489 üyesi bulunan, ünlü DP Grubuna söylenmişti. Güç ölçüsünün tanımı idi. EVET çıkarsa o güç, gerçekleşmesi imkansız olan Hilafeti dahi geri getirebilecek güç, bu Anayasa değişiklik paketi ile 2019 seçimi sonunda gümüş değil altın tepsi üzerinde tek bir kişiye, AKP’li Cumhurbaşkanına, teslim edilmiş olacak.
Oysa bakınız bu konuda Gazi Mustafa Kemal 19 Ocak 1923 günü İzmit’te halk ile konuşurken neler söylemiş:
***
“…yakında çıkmış bir kitap gördüm. Bu kitaba vaz’ı imza edenin Hoca Efendilerden biri olduğunu anladım. O diyor ki, ‘Meclis Halifenindir.’
“EFENDİLER, BU KADAR SAKAT MANASIZ BİR ŞEY OLAMAZ. BU; DÜNYADA BENLİĞİNİ, İNSANLIĞINI VE HAKİMİYET-İ MİLLİYESİNİ ANLAMIŞ BİR HEYET-İ İÇTİMAİYENİN HİÇBİR VAKİT KABUL EDEMEYECEĞİ BİR SAFSATADIR.   
“Meclis Halifenin değildir ve olamaz.
“Meclis yalnız milletindir. Ve ancak milletin vekillerinden mürekkeptir. Milletin verdiği salahiyet ve vezaifi ifa eden zevattan ibarettir. Binaenaleyh yalnız ve yalnız milletindir ve Meclis ancak milletin emrine mutavaat etmek mecburiyetindedir…
“O kitabı yazan Hoca Efendinin vezaif-i Hilafeti tetkik ve ifade etmek için karıştırdığı kitaplar Yezid zamanında yazılmış olan kitaplardır. O Yezid ki, Halife unvanı ile dünyanın en zalim ve müstebit hükümdarıydı. Binaenaleyh o kitaplarda vezaif-i Hilafet olarak yazılmış olan şeyler Yezid’in vezaif-i saltanat-ı müstebiddanesidir.”       
***
İşte Gazi Mustafa Kemal’in 1923 yılında 8 milyonluk Türkiye için ret ettiği bir rejimi bu anayasa değişikliği ile 80 milyonluk Türkiye için getirmiş olacağız, eğer EVET dersek. 
İşte ATATÜRK’e saygılı olan bizler, İkinci ve Üçüncü Cumhurbaşkanlarımızın torunu ile kızı, TBMM eski Başkanı, Türkiye Barolar Birliği Başkanı, ilk AKP hükümetinin Başbakan Yardımcısı ve ben 2019 seçiminde oluşacak bu Tek Adam Rejimini son derece tehlikeli gördüğümüz için, ATATÜRK’ün Cumhuriyet Devrimlerine sımsıkı bağlı olduğumuz için, Demokrat olduğumuz için, 16 Nisan’da HAYIR diyeceğiz. 

1954 YILINDA DEMOKRAT PARTİDE ÜLKE GENELİNDE ÖN SEÇİM "Mehmet Arif DEMİRER" ANAYURT Gazetesi, 27 Mart 2017

1954 YILINDA DEMOKRAT PARTİDE ÜLKE GENELİNDE ÖN SEÇİM
Mehmet Arif DEMİRER
ANAYURT Gazetesi, 27 Mart 2017
1954 Seçimlerinde Demokrat Parti, T. C.’nin en yüksek oyunu (% 58+) alarak Meclis’e 489 milletvekili ile gelmişti. (CHP 31 milletvekili çıkarmışı.) DP, tüm illerde ön seçim yapılmıştı.
Afyon yerel gazetelerinde 22 Mart günü yapılan ön seçim öncesi yazılardan başlıklar/alıntılar:
“Açık Mektup, (14 Mayıs Gazetesi, 9 Mart)
“Sayın Arif Demirer ve Rıza Çerçel. Her ikinizi de yakın bir hemşerim olarak tanırım… Memleket sizlerden büyük hizmetler bekliyor. Sizleri namzet listelerimiz içinde görmek istiyoruz. Memleketimize hizmet ediniz…”
O tarihte Demirer, PTT, Çerçel Devlet Hava Yolları Genel Müdürü idiler. Gazete iki hemşerisine “Genel Müdürlüğü bırak gel milletvekili olarak Meclis’te beni temsil et” diyor.
“B. Rıza Çerçel Mebus Adaylığından Sarfınazar Etti, (GÜVEN gazetesi, 16 Mart)
“… milletvekilliğinden vaz geçmiş. Hemşerilerimizin gösterdikleri yakın alakaya minnettar olduğu…” 
“Hakikate Doğru Gidelim, (GÜVEN, 17 Mart)
“Biz top yekun olarak Türk milleti 1954 devresi için gereken kuvvet ve kudrete sahip kimseleri bulsun ve seçsin diye çırpınıyoruz. Memleket severlik, vatanseverlik işte bu noktada birleşmektir.”
“D.P. 1954 Devresi için Şehrimizde Mebus Namzetliğini koyanlar, (GÜVEN, 17 Mart)
“48 adet mebus namzedi listesini aynen neşrediyoruz…”(Listede Çerçel yok !)
“Hangisini Tercih Etmeliydi? (GÜVEN, 18 Mart)
Bu başlığın ve Çerçel’in büyücek bir fotoğrafının altında Çerçel’e sitem eden yazının devamı:
“Korkarım, Arif Demirer de adaylığını geri almasın. Cidden bu iki genç hemşerimiz bu sahada (milletvekili olarak) memleket ve millete çok faydalı olabilir.”
Afyon gazetelerinin aday adayları üzerindeki bu tür baskıları sonucu ön seçime Çerçel de dahil tam 49 aday adayı katılmış ve 30’lu yıllardan beri sık sık Afyon Belediye Reisi olarak seçilmiş olan Hüseyin Tiryakioğlu, Demirer, Çerçel, Balıkesir Hukuk İşleri Müdürü Afyonlu Osman Talu ile beş eski milletvekili seçilerek 2 Mayıs seçimlerine aday olarak katılmış ve % 80’e yakın oy ile milletvekili seçilmişlerdir. Afyon gazeteleri sonuçlardan memnundur.
Gelelim bugünkü demokrasi anlayışımıza…
16 Nisan’da ne yapacağız? Devletin tüm imkanlarını kullanarak ve kadrolarını seferber ederek sürdürülen EVET kampanyasında partili adayın cumhurbaşkanı seçilmesi için çırpınıyoruz.
Var olan Seçim ve Siyasi Partiler yasaları ile 1954 yılının Tam Demokrasi anlayışından çok uzaklarda olduğumuz yetmezmiş gibi bir de genel başkanların bizzat belirlediği adaylar ve               % 10 baraj sayesinde Türk Tipi Demokrasi ile rejimi kökünden değiştirmek istiyoruz.
Ben bunu ping pong topu ile futbol oynamaya benzetiyorum. Yeşil saha, 22 futbolcu, 3 hakem ve bir top. Ama nasıl? Futbol topu yerine ping pong topu !
Olmuyor. Olmadığı için de 1954 Türkiye’sinin çok gerisinde olan rejimi iyice raydan çıkarmaya çalışıyoruz. Denetimsiz Yürütme, kolu kanadı kırılmış Yasama ve Yargı. Üstelik Yargı, bağımsız olmanın yanı sıra, artık anayasal zorunluluk olarak tarafsız da olacakmış !
Yarın: 2 Mayıs 1954 seçimlerinde seçilen 489 DP milletvekiline 29 Kasım 1955 gecesi ne demişti Menderes? “Siz o kadar güçlüsünüz ki, isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz”  

HİLAFETİ GERİ GETİREBİLECEK GÜÇ "Mehmet Arif DEMİRER" ANAYURT Gazetesi, 28 Mart 2017

HİLAFETİ GERİ GETİREBİLECEK GÜÇ
Mehmet Arif DEMİRER
ANAYURT Gazetesi, 28 Mart 2017
Hilafetin geri getirilmesi konusuna, TBMM’de 29 Kasım 1955 gecesi Menderes tarafından DP Grubu toplantısında değinilmişti. Menderes, TBMM’nin yüzde doksanını oluşturan DP Grubu üyelerine (488 milletvekili), “Siz o kadar güçlüsünüz ki, isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz” demişti. (Aslında Yassıada’ya getirtilen Zabıtlarda böyle bir cümle yok?)
Menderes, bugün bir takım kişilerin olduğu gibi Osmanlı özlemi ile yanıp tutuşmuyor, hilafetin geri getirilmesi gibi imkansız bir şeyi ise kesinlikle istemiyordu. O, sadece TBMM’nin yüzde doksanını oluşturan bir grubun gücünün ölçüsünü tanımlıyordu: İsterse hilafeti bile geri getirebilecek kadar güçlü.
1954 seçimlerinde tüm Demokrat Parti milletvekilleri adayları yerel yoklama ile seçilmişlerdi. Daha sonra, 1957 seçimlerinde başlayarak adayların Genel Merkez tarafından belirlenme sistemi Türk siyasetine kanser gibi girdi ve yerleşti. Bugün adayları genel başkanlar birer birer tespit ediyorlar.
16 Nisan günü 80 milyon T. C. vatandaşı ülkenin geleceği ile ilgili çok önemli bir karar vereceklerdir: EVET ya da HAYIR. EVET demeyi düşünenler Çanakkale 1915’i anlatırken bile olay ile yakından uzaktan bir ilişkisi olmayan Abdülhamit’i hatırlamak ölçüsünde Osmanlı özlemi içindeler. Onlar için Çanakkale 1915’de Mustafa Kemal Yok, Abdülhamit Var. Abdülhamit ile Çanakkale 1915 arasında nasıl bir bağ kuruyorlar anlamış değilim.
16 Nisan’da çıkacak EVET oyu ile, Menderes’in bahsettiği, 25 milyon T. C. vatandaşının gerçek temsilcileri olan milletvekillerinin yüzde doksanının gücü, bir kişiye sunulmuş olacak.  
16 Nisan oylamasında % 51 EVET oyu böylesine dramatik bir gelişmek için yeterli. Cumhurbaşkanı ise çok büyük bir başarı sonucu olarak % 60 hedefini koyuyor.
Diyelim ki % 60 EVET çıktı. Yüzde kırk HAYIR’ı ne yapacağız? Ya da % 55 ve 45 gibi bir bölünme herkesi rahatsız etmeyecek mi? % 40 ya da daha yüksek bir HAYIR oyuna rağmen kabul edilmiş sayılacak yeni bir ANAYASA, gerçekten 80 milyonu kucaklayacak bir anayasa olacak mı? Yoksa 1961 anayasasında olduğu gibi toplumun yarısı tarafından benimsenmemiş olarak kalacak mı? Son soru: % 51 EVET oyu ile bile kabul edilmiş bir anayasanın tek kişiye sunacağı güç, Menderes’in 29 Kasım 1955 gecesi bahsettiği güç,  sakıncalı değil mi?
Bakınız Gazi Mustafa Kemal, 19 Ocak 1923 günü İzmit’te halk ile yaptığı sohbette Meclis’in gücünü tek bir adama teslim etmesi konusunda neler söylemiş:
“…yakında çıkmış bir kitap gördüm. Bu kitaba vaz’ı imza edenin Hoca Efendilerden biri olduğunu anladım. O diyor ki, ‘Meclis Halifenindir.’
“EFENDİLER, BU KADAR SAKAT MANASIZ BİR ŞEY OLAMAZ. BU; DÜNYADA BENLİĞİNİ, İNSANLIĞINI VE HAKİMİYET-İ MİLLİYESİNİ ANLAMIŞ BİR HEYET-İ İÇTİMAİYENİN HİÇBİR VAKİT KABUL EDEMEYECEĞİ BİR SAFSATADIR…   
“Meclis Halifenin değildir ve olamaz. Meclis yalnız milletindir. Ve ancak milletin vekillerinden mürekkeptir. Milletin verdiği salahiyet ve vezaifi ifa eden zevattan ibarettir. Binaenaleyh yalnız ve yalnız milletindir ve Meclis ancak milletin emrine mutavaat etmek mecburiyetindedir… O kitabı yazan Hoca Efendinin vezaif-i Hilafeti tetkik ve ifade etmek için karıştırdığı kitaplar Yezid zamanında yazılmış olan kitaplardır. O Yezid ki, Halife unvanı ile dünyanın en zalim ve müstebit hükümdarıydı. Binaenaleyh o kitaplarda vezaif-i Hilafet olarak yazılmış olan şeyler Yezid’in vezaif-i saltanat-ı müstebiddanesidir.”        
“Millet, hakimiyetini elinde tutuyor ve ancak hakimiyetinden icabı kadarını tatbik etmek üzere Millet Meclisi’nin heyet-i umumiyesini tavzif ediyor.
“FAKAT BİR TEK ADAMA SALAHİYET VERİLEMEZ.” NOKTA !