28 Haziran 2016 Salı
Elif Doğan Şentürk İle Yaşama Dair-25 Aralık 2015-Mehmet Arif Demirer İs...
Etiketler:
Alpaslan TÜRKEŞ,
Arif DEMİRER,
Demokrat Parti,
Demokratlar Kulübü,
DP,
Eif Doğan ŞENTÜRK,
Kemalist Demokrat Türkiye,
Mehmet Arif Demirer,
Osman BÖLÜKBAŞI
MEHMET ARİF DEMİRER 2. BÖLÜM (19.03.2015 GAZİ ÜNİVERSİTESİ, TÜRK DIŞ POL...
Etiketler:
Alpaslan TÜRKEŞ,
Arif DEMİRER,
Demokrat Parti,
Demokratlar Kulübü,
DP,
Gazi Üniversitesi,
Kemalist Demokrat Türkiye,
Mehmet Arif Demirer,
Osman BÖLÜKBAŞI
27 Haziran 2016 Pazartesi
MEHMET ARİF DEMİRER ::: "2 HAZİRAN 2016 GÜNÜ ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARINI İÇEREN ÖNERGEYİ KABUL EDEN SAYIN BUNDESTAG ÜYELERİNE AÇIK MEKTUP"
2 HAZİRAN 2016 GÜNÜ ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARINI İÇEREN ÖNERGEYİ KABUL EDEN SAYIN BUNDESTAG ÜYELERİNE
AÇIK MEKTUP
Hayatta ilk ücretli işim 1958 yılında, 18 yaşımda, Cambridge Üniversitesi’nde mühendislik öğrenimime başlamadan hemen önce, ‘Praktikant’ olarak Essen şehrinde Krupp şirketi ile idi.
Haziran ayında Essen’e gelen üst düzey bir Türk bürokratın eşine refakatçi mütercim olarak yardımcı olmuş, bu sayede hem Villa Hügel’deki yemeklere katılmış hem de Alfried Krupp von Bohlen und Halbach ile tanışmıştım. (Fotoğrafta beyaz ceketli genç adam, bugün76 !)
Eylül ayında Türkiye Büyükelçisi İksel’in Rolandseck’teki rezidansında bir resepsiyonda Başbakan Adenauer’ı gördüğüm için de kendimi çok mutlu hissettiğimi hatırlıyorum.
Beş yıl sonra, Dipl. Ing. olarak yine ilk görevim Münih’te Siemens A. G. şirketi ile idi.
Yıllar sonra yirmi yıl, 1975 – 1995, Avusturya’nın Steyr Daimler Puch A. G.’nin traktör konusunda Türkiye temsilciliğini yaparken ülkenizi sık sık ziyaret ettim.
Kısaca ülkenizi, Alman insanını, kültürünüzü ve tarihinizi İYİ bilen bir kişiyim.
Gençliğimin hobby’si 2. Dünya Savaşı idi. 2014 yılından beri bu konu üzerinde çalışıyorum, kitaplarım yayımlanıyor ve üniversitelerde konferanslar veriyorum. Bu bağlamda da NAZİ’leri ve faaliyetlerini yakinen incelemek fırsatım oldu.
Son olarak, ülkenizi 5 yıl Türkiye’de onurla ve başarı ile temsil eden von Papen’i ellili yıllarda tanımak bahtiyarlığına da erişmiş bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım.
Sayın Üyeler, 2 Haziran 2016 tarihli kararınızı okudum, Almanca, İngilizce ve Türkçe olarak. Bir de şerefli bir subayınız olan Fritz Carl Endres’in 1916 yılında Münih’te yayımlanmış die Türkei başlıklı kitabını okudum, hem de birkaç kez ve çok dikkatli olarak.
Kararınıza göre Osmanlı Devleti yetkilileri “1915 – 1916 döneminde” (Dönemi 24.4.1915 – 31.12. 1916 tarihleri arasında 20 ay olarak kabul ediyorum) “bir milyonu aşkın” Ermeni’ye soykırım uygulayarak öldürtmüş. Bunu da 1 milyon diye kabul ediyorum. Soykırım sonucu hayatını kaybeden Ermenilerin sayısı ayda 50 000 olarak hesaplanıyor. (devamı yarın)
Sizler; soykırım nedir, soykırım uygulamasında çok sayıda insan (Polonya’da 3 milyon kişi; tarihi bir dünya rekorudur) nasıl öldürülür sorusunun cevabını dünyada en iyi bilen kişilersiniz. Unutmuş olamazsınız. Çünkü, Almanlar, bu konuda, bir daha benzerinin yaşanmayacağını umduğum bir deneyim sahibi olmuşlar ve özellikle kitlesel insan öldürme konusunda uzmanlaşmışlardı.
Şimdi, şöyle bir hesap yapıyor ve işin içinden çıkamıyorum:
Polonya’da 5 yılda (1940 -1944) ve 2. Dünya Savaşı’nın insan öldürmek konusunda en son teknolojilerini kullanarak, 1915 yılı Anadolu’nun fiziksel koşulları ile kıyaslanamayacak ölçüde daha geniş teknik donanıma sahip iken, ayda yine (tesadüfe bakınız !) 50 000 Yahudi öldürülebilmiş. Üstelik NAZİlerin ırkçılığa dayalı bir ulusal genosit politikası ilan edilmiş olmasına rağmen Hitlerin güçlü Reich’ı ayda 50 bin kişi öldürebilmiş. .
1915 yılında, Almanya’nın müttefiki olarak, Karadeniz’e geçip Almanya’nın en büyük düşmanı olan Rusya’ya yardım götürmek isteyen İngiliz ve Fransız donanmalarını ölmek pahasına (kendi subaylarınız o olayın canlı tanıklarıdırlar) Çanakkale’den öteye geçirmemek için 150 bin askerini Gelibolu yarımadasına hapsetmiş Osmanlı, hangi teknoloji ile, doğru dürüst yolu bile bulunmayan doğu ve güneydoğu Anadolu coğrafyasında, hangi silah ve askerlerle ayda 50 bin Ermeni’yi katletmiş olabilir?
Bakınız Alman subayı Binbaşı Fritz Carl Endres 1915 yılında İmparatorluktaki toplam 1.3 milyon Ermeni hakkında neler yazmış:
“Bütün Türkiye’de Ermeniler de benzer (Rumlarla kıyaslıyor) bir rol oynarlar. Ari ırktan eski bir kültür halkı olan Ermeniler, Küçük Asya’nın doğusunda yerleşmişlerdir. Fakat Ari ırkının tüm özelliklerini, hep tipoloji olarak hem de tavır ve davranış olarak kaybetmişlerdir… Komşuları göçer Kürtlerle bitmek bilmez anlaşmazlıkları ve Anadolu’ya yönelik sinsi İngiliz siyasetindeki rolleri yüzünden giderek artan biçimde bugünkü Türk devlet yapısının esas gündemini teşkil ediyorlar… Ermeni sorununun makul bir biçimde çözülmesi, onların milli bir devlet düşüncesinin gerçekleştirilmesinde gönüllü beraberliğinin sağlanmasında yatıyor. Böylesi bir çözüm yolu, söz konusu devlet düşüncesi için büyük bir avantaj da olabilecektir.
“Nüfusları bir milyondan daha fazla olan Kürtler de, genel olarak Ermenilerin güneyindeyaşarlar… geri kültür seviyesinde, vahşi ve gaddardırlar…”
Endres, Osmanlı imparatorluğunda Ermeni ve Kürt toplam nüfusunu 2 357 bin olarak vermiş. Kürtleri 1 milyon 57 bin olarak kabul edersek geriye 1 milyon 300 bin toplam Ermeni nüfusu çıkıyor. Ayrıca İstanbul şehrinde 180 bin Ermeni yaşıyormuş. Kimse kılına dokunmamış.
Bunu yazan ve 1916 yılında Bavyera Prensine ithaf ederek yayımlayan, bir Alman kurmay subay, 3 yıl (1912 – 1915) Osmanlı ordusunda görev yapmış.
Tehcir kararı nedeni ile Kuzeydoğu ve Doğu Anadolu’dan Suriye’ye doğru ilerlerken, tüm askerleri Çanakkale dışında Irak, Filistin ve Romanya cephelerinde konuşlandığı için Anadolu’yu boş, askersiz, bırakmak zorunda kalan Osmanlı ordusunun bu durumu sonucu, meydanı boş bulan ‘vahşi ve gaddar Kürtler’, Ermenilerle bitmek bilmez anlaşmazlıklarına yenik düşerek, öyle ayda 50 bin değil ama, örneğin, beş bin Ermeni öldürmüş olamaz mı?
Sayın Üyeler, bu sorular benim kafamı karıştırdı: Yüksek Nazi Teknolojisi ile derli toplu Polonya’da, ilan edilmiş ulusal soykırım politikası kapsamında, ayda ancak 50 bin Polonyalı Yahudi. Buna karşı askersiz-silahsız ve motivasyonsuz Anadolu’da ayda elli bin Ermeni?
Pek inandırıcı gelmiyor. Adam gibi bilimsel bir araştırma yapmadan, dedikodulara (Morgenthau – Johann Lepsius kaynaklı) dayalı bir Bundestag Kararı’nı 2016 yılı Almanya’sına, saygın devlet adamı Adenauer’in torunları sizlere, yakıştıramadım.
EİN OFFENER BRIEF AN DIE BUNDESTAGSMITGLIEDER, DIE AM 2 JUNI 2016, DIE BEHAUPTUNG ÜBER DEN VÖLKERMOND AN DEN ARMENIERN AKZPETIERTEN.
Mein erster bezahlte Job im Leben hatte ich 1958, als ich 18 Jahre alt war als Praktikant bei der Firma Krupp in Essen. Das war kurz vor dem Beginn meiner Ingenieurausbilding an der Universität Cambridge.
Während dessen begleitete ich die Frau eines hochränkigen Beamten aus der Türkei als Dolmetscher in Essen im Juni und so nahm an einigen Abendessen in der Villa Hügel teil und lernte Alfried Krupp von Bohlen und Halbach kennen. (Der junge Mann in weißer Jacke auf dem Foto, ist heute 76!)
Ich habe auch in Erinnerung, wie glücklich ich mich fühlte, im September den Kanzler Adenauer bei einem Empfang des türkischen Botschafter Iksel (mein Onkel) an der Residenz in Rolandseck gesehen zu haben.
Fünf Jahre später, mein erster Job als Dipl. Ing war wieder in Deutschland, bei Siemens A.G. in München. Viele Jahre später, als ich zwischen 1975-1995 bei der Firma Steyr Daimler Puch A.G. in Österreich arbeitete, besuchte ich Deutschland wieder regelmäßig.
Noch als letztes bin ich ein Staatsbürger der türkischen Republik, der das Glück hatte, in den fünfziger Jahren, Herrn von Papen kennenzulernen, der Deutschland 5 Jahre lang in der Türkei mit Erde und Erfolg vertreten hat.
In Kürze, kenne ich mich mit Ihrem Land, Ihrer Mentalität, Ihrer Kultur und Geschichte gut aus.
Der zweite Weltkrieg war meine Jugendhobby und seit 2014 arbeite ich wieder an diesem Thema. Ich veröffentliche Bücher und gebe Vorträge an Universitäten. In diesem Zusammenhang hatte ich die Gelegenheit, die NAZIS und ihre Aktivitäten genau zu untersuchen.
Geehrte Bundestagsmitglieder, ich las Ihr Urteil vom 2 Juni 2016 in Deutsch, Englisch und Türkisch. Ich las auch ein paar Mal und sehr vorsichtig das Buch vom ihren ehrenvollen Offizier Franz Carl Endres, das 1916 in München ein wichtiges Buch mit dem Titel “die Türkei” veröffentlicht wurde.
Laut Ihrem Entschluss, ermorderten die Beamten des Osmanischen Reiches während "1915 - 1916 Periode" (diese Periode berechne ich als 20 Monate zwischen 24.04.1915 - 31.12.1916) "über eine Million" von Armeniern durch Völkermord. Dies berechne ich als 1 Million. Die Zahl der Armenier, die während des Völkermordes ihr Leben verloren, wird monatlich auf 50.000 geschätzt.
Sie wissen am besten in der Welt, was Völkermord ist, wie zahlreiche Menschen durch Völkermord getötet werden, (3 Millionen Menschen in Polen ist eine historische Weltrekord). Sie können es nicht vergessen haben. Da Deutschland in diesem Bereich eine Erfahrung gewonnen hat, die hoffentlich nie mehr in ähnlicher Weise erlebt werden wird und die Deutschen insbesondere auf Massenmord sehr viel gelernt haben.
Ich versuche es zu verstehen, komme aber nicht klar.
In Polen in 5 Jahren (1940 -1944) und sogar durch den Einsatz neuester Technologien des Zweiten Weltkriegs in Bezug auf Tötens, wo die technische Ausstattung viel umfangreicher war als die anatolischen Bedingungen 1915, betrug die Anzahl der ermorderten monatlich 50.000 Juden. Trotz der Verkündung einer Nationalpolitik von NAZIS, die sich auf Rassismus beruhte, konnte das mächtige Reich von Hitler 50.000 Menschen im Monat töten.
1915, als Verbündeter von Deutschland, stationierten die Osmanen 150 000 Soldaten an Gallipoli, um die britischen und französischen Flotten davon zu verhindern, durch das Schwarze Meer nach Russland, dem größten Feind Deutschlands, Unterstützung zu bringen. (Ihre deutsche Offiziere sind die lebenden Zeugen dieser Ereignisse). Wenn dies der Fall ist, wie konnten die Osmanen die Ausstattung, Waffen und Soldaten zur Verfügung haben, um 50.000 Armenier monatlich in den tiefsten Ost- und Südostanatolien zu töten?
Hier ist ein Ausschnitt von dem, was der deutsche Offizier, Major Franz Carl Endres, 1915, über 1.5 Millionen Armenier im osmanischen Reich schrieb:
"In der ganzen Türkei, spielen die Armeniern, wie die Griechen eine ähnliche Rolle. Armenier, ein altes Volk der arischen Kultur, sind in der östlichen Kleinasien angesiedelt . Aber sie verloren die Merkmale der arischen Rasse, bezüglich Typologien, sowie Einstellungen und Verhaltensweisen. Wegen ihrer endlosen Streitigkeiten mit ihren wandernden kurdischen Nachbarn und ihrer Mitwirkung bei der heimtückischen Politik von Groß Britanien gegenüber Anatolien, repräsentierien die Armenier zunehmend den wichtigsten Punkt der Tagesordnung des derzeitigen türkischen Staates. Eine vernüftige Lösung des Armeniern Problem liegt in freiwilliger Zusammenarbeit von Armeniern um Bildung eines nationalen Staates. Eine solche Lösung würde auch ein großer Vorteil für den sogenannten Staat.”
“Die Kurden mit ihrer mehr als eine Million Bevölkerung, leben im Allgemeinen südlich von Armeniern ... kulturell sind sie weniger entwickelt, sie sind wild und grausam ..."
Endres hat die Gesamtbevölkerung der Armeniern und Kurden im Osmanischen Reich als 2 357 000 angegeben. Wenn wir die Kurden als 1 057 000 annehmen, wird die Bevölkerung von Armeniern 1 300 000 betragen. Ausserdem lebten 180 000 Armenier in Istanbul, wo sie nicht belastet wurden.
Dies wurde von einem deutschen Stabsoffiziere geschrieben und 1916 mit der Widmung an den bayrischen Prinzen veröffentlicht. Dieser Offizier diente 3 Jahre (1912-1915) in der osmanischen Armee.
Um die Deportationentscheidung zu folgen, wanderten die Armenier vom Nordosten- und Ostanatolien nach Syrien. Währenddessen waren die osmanischen Soldaten entweder in Çanakkale, oder in Irak, Palästina und Rumänien stationiert. Anatolien war leer, unbewachnet und ohne Soldaten. Kann es sein, dass die “wilden und grausamen” Kurden die Situation ausnützen wollten und ihre endlosen Streitigkeiten mit Armeniern zu erliegen vielleicht nicht 50.000 aber 5.000 Armeniern monatlich ermorderten?
Geehrte Mitglieder, diese Fragen haben mich verwirrt: Mit Hilfe von neueren Ausrüstung der NAZI Zeit, in moderneren Polen, unter der Verkündung einer Nationalpolitik für Völkermord betrug die Anzahl der toten polnischen Juden monatlich 50 000. Wie kann im Gegensatz in Anatolien die Anzahl der toten Armeniern das gleiche sein, ohne Waffen, Soldaten und Motivation?
Ist es nicht plausibel. Im Jahre 2016 sollte eine Entscheidung des Bundestages sich auf wissenschaftlichen Forschungen beruhten, nicht auf Gerüchte (Morgenthau - Johann Lepsius Herkunft). Als Enkelkinder des angesehenen Staatsmann Adenauers sollten Sie besser recherchieren.
***
1981 YILINDA ADALET GAZETESİNDE YAYIMLANAN BİR YAZI
Mehmet Arif DEMİRER
1974 – 1982 yılları arasında ADALET Gazetesinde BİZ BİZE BENZERİZ başlıklı köşemde yazılar yazmıştım. Bir yazımın başlığını hatırladım: Türk Tarih Kurumu'na düşen Görev. Yazıda bakınız neler önermişim:
“Türk Tarih Kurumu'nu tarihi araştırmalar yapmak üzere Atatürk kurmuştur. 1981 yılı Atatürk Yılı'dır. Bu yıla aynı zamanda 'Ermeni Teröristlerinin Yılı' da demek mümkündür. Çoğu Beyrut doğumlu, tarihi geçerliğini araştırmak gereğini duymayan, 25 yaşlarında Ermeni teröristler 1981 yılında artan bir şekilde Türk diplomatlarına karşı eylemler tertiplemişler bilmedikleri olayların intikamını almak hevesi ile kan kusmuşlardır. Bu eylemlerin gerisinde kimler vardır? Eylemleri kim finanse etmektedir? Dahası Ermeniler “intikam alıyoruz” derken neyin ve kimin intikamını almaktadırlar?
“1981 yılında Ermeniler, bilinmeyen kaynakların da desteği ile günden güne yeşererek Türk diplomatlarını hedef almaya devam etmektedir.
“1981 Atatürk yılında, tarihi gerçeklerin su yüzüne çıkmasından yana olduğu için Türk Tarihi Kurumu’nu kuran Büyük Atatürk’ün de samimi bir arzusu olacağından hiç şüphe etmediğimiz, bir görev düşmektedir; Türk Tarih Kurumu’na: Ermeni olaylarının tarihi gerçeğini uluslararası bir düzeyde ele alarak ortaya çıkarmak ve yapılacak tüm araştırmaları büyük bir tarafsızlık ve bilimsellik içinde yaparak dünya kamuoyuna arz etmek. Bu amaçla çeşitli uluslararası bilim adamlarını (varsa Ermenileri de) tebliğ vermek üzere davet etmek ve en az iki yabancı dilde yayın yapmak…
“Konu ile o tarihte ne Türk Tarih Kurumu ne de başka bir yetkili ilgilendi. Bizler de takipçisi olmadık.” Bu yazının son cümlesinin tarihi 2000 yılı. ADALET’teki köşe yazısını Demokrat Türkiye Dergisine taşımışım, 2000 yılında. 1981 yılında ben de çoğu yazarlarımız gibi BEN yerine BİZ diye yazardım !
Türk Tarih Kurumu Ermeni sorunu ile ilgili çok kitap vd. yayımladı ama İngilizce yayın ben görmedim. Daha çok çeviriler ve Türk yazarlarının Türkçe yayınları.
Bu arada saymak ve hatırlamak istemediğim kadar yabancı ülkenin parlamentosundan “Türkler, en az bir milyon Ermeni’yi soykırım uygulayarak öldürmüştür” iddiasının kabulü kararı çıktı. Yani, Ermeni iddiaları doğrulanıyor. Bu gidişle 50 yıl sonra NAZİ Almanya’sı ile 1915 Osmanlı devleti ikiz kardeş ilan edilecek. Nokta.
Digitürk’te son aylarda birkaç kez verilen çok güzel bir film vardı: UNITED. 1958 yılında uçak kazası geçirerek oyuncularının hemen hemen tümünü kaybeden Manchester United’ın öyküsü. Filmde antrenör yeni futbolculara çok basit bir anlatımla nasıl gol atılacağını anlatıyor: “Topu alacaksın. Pasını vereceksin. Golü atacaksın !”
İşte böyle yalın düşünen insanlara 1915 yılında Türklerin Ermenilere soykırım uygulamadıklarını anlatarak anılan parlamento kararlarını ters yüz etmek durumundayız. Bunun en yanlış yöntemi de söze, “Ama onlar da daha çok sayıda Müslüman Türk öldürdü” ile başlamaktır. Dinlemiyorlar bile.
Önerim: “Türkiye’de 1.5 milyon Ermeni vardı” (“Topu alacaksın”), “Tehcire gönderilen Ermeni sayısı 500 binden azdı” (“Pasını vereceksin”) ve “Tehcir sonunda Suriye’ye en az … bin Ermeni sağ salim varmıştı” (“Golü atacaksın”). Bugün “1.5 milyon Ermeni” üzerinde bir mutabakat var gibi. Diğer iki konu üzerinde yoğunlaşmalıyız, ki tükürdüklerini yalasınlar…
10 Mayıs 2016 Salı
ARDAHAN ÜNİVERSİTESİ’nde Dopdolu Bir Gün, 06 Mayıs 2016 & ARDAHAN ÜNİVERSİTESİ WEB Sayfasında Bulunan Metin; Mehmet Arif DEMİRER
ARDAHAN
ÜNİVERSİTESİ’NDE DOPDOLU BİR GÜN, 06 MAYIS 2016
Türkiye’nin çatısında 1
400 dönüm arazide yükselmiş bir irfan abidesi. Sloganı da “Işığa Karışın” Bkz. https://www.ardahan.edu.tr/?id=15&baslik=Tanitim_Videosu#arubaslik
Saat 15:00. Ardahan ve
Kars Kafkas Üniversiteleri Rektörlerinin açılışını yaptıkları toplantıda önce
Gazi Üniversitesi Tarih bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Tural
konuştu ve 2. Dünya Savaşı’nda çıkarılan kanunları anlattı: 1940 yılında Milli
Korunma, 1942 yılında Varlık Vergisi ile 1943 yılında Toprak Mahsulleri Vergisi
Kanunları. Ayrıca başka ülkelerden
örnekler de vererek ekmek dağıtımında uygulanan karne sistemini açıkladı.
Ardından ben İngiltere
Başbakanı Churchill’in; Adana’ya gelerek Yenice tren istasyonunda 31 Ocak 1943
günü yazdığı ve Sabah Esinleri olarak tanımladığı yazıda, “asla” sözcüğünü
kullanarak, yapmayacağını T. C. Cumhurbaşkanına taahhüt ettiği şeyi yaparak
Türkiye’yi, TSK güçlendirilmeden savaşa girmeye zorlamasını ve Türkiye bu
dayatmaya boyun eğmeyerek savaşa girmeyince nasıl küstüğünü ve Türkiye’yi kuzey
komşusunun talepleri (Kars, Ardahan ve Boğazlarda ortak yönetim) karşısında
nasıl yalnız bıraktığını anlattım.
Churchill’in küstüğü
tarih 3 Şubat 1944’den 2 Yıl 2 Ay ve 2 Gün sonra ABD’nin yeni başkanı Truman’ın
Sovyetlerin Türkiye iler ilgili niyetlerinin ne olduğunu nihayet doğru
anlayarak 5 Nisan 19466 günü
Missouri savaş gemisini İstanbul’a göndermesi ile Türkiye’nin; bu haksız yalnızlıktan
çıktığını anlattım ve 1946 – 1952 döneminde CHP – DP arasında var olan Milli
Dış Politika sayesinde 18 Şubat 1952 tarihinde NATO üyesi olarak güvenliğini
sağladığını belirttim. Türkiye’de bugün Milli Dış Politikanın olmadığını
vurguladım.
Saat 20:00’de KKTC Yakın
Doğu Üniversitesinin Kurucu Rektörü Sayın Suat Günsel’e, Ardahan
Üniversitesi’nin verdiği Fahri Doktora töreni vardı. Ben 1993 yılında Sn.
Günsel ile Yakın Doğu Üniversitesini kurmakta olduğu günlerde söyleşi yapmış ve
hedeflerinin ne olduğunu öğrenerek FROUM Dergisinin Özel Kıbrıs sayısında
yayımlamıştım. Derginin o sayısından bir suret çıkararak Sn. Günsel’e takdim
ettim. Törende açıklandı, 1993 hedefleri kat be kat aşılarak Yakın doğu
Üniversitesi 2016 yılında 106 değişik ülkeden gelen 30 bin öğrenciye eğitim
veren kocaman bir abide olmuş. Sayın Suat Günsel’i yürekten kutluyorum.
7 Mayıs günü 600 km yol kat ederek, önce
Posof’a gittik, Türközü kapısından Gürcistan’a geçtik, Ahıska Türklerinin
memleketini gezdik, daha sonra Kars’a kadar uzanarak Ani harabelerini gördük.
Selçukluların bugün Ermenistan sınırında bulunan Anadolu’da 1071 yılında
yaptıkları ilk cami olan sekizgen minareli Menuçer Camii hayranlıkla
izledik.
Ardahan’a dönerken,
Diasporanın güdümündeki Ermenistan’ın, anlamsız ve temelsiz soykırım
iddialarından ve Karabağ sevdalarından vazgeçerek Türkiye ve Azerbaycan ile
normal komşuluk ilişkilerini başlatması sonucu bu coğrafyanın hızla
gelişeceğini düşündük.
Akşam Ardahan’da canlı
müziği de olan bir kebapçıya gittik. Bizimki dahil 8 masa vardı. Üçünde genç,
son derece şık Ardahanlı bayanlar, diğer dört masada ise çocukları ile gelmiş
aileler vardı. Ardahanlı hanımlar arasında tek tük (her masada bir kişi)
türbanlılar da vardı. Böyle bir tabloya bugün Bodrum’da bile rastlayamazsınız.
İşte Türkiye’nin çatısı böyle.
Bu yöre hakkında sonsöz,
Kazım Karabekir’in Stalin’in Kars-Ardahan toprak talepleri ve Boğazlarda ortak
yönetim dayatması hakkında 20.12.1945 günü TBMM konuşmasından:
“Boğazlar; milletimizin
hakikaten boğazıdır. Oraya el saldırtmayız… Kars yaylası da millî bel
kemiğimizdir. Kırdırırsak yine mahvoluruz.”
***
ARDAHAN ÜNİVERSİTESİ WEB
SAYFASINDA BULUNAN METİN:
“İkinci Dünya Savaşı ve
Türkiye: 1943-1945 Yıllarında Türkiye’nin Yalnızlığı konusunu anlatan Mehmet
Arif Demirer, İkinci Dünya Savaşı’nın uzun bir savaş olduğunu çok uzaklarda
başladığını, çok örnekleri ile çifte standart uygulandığını söyledi. Türkiye’nin
sürekli savaşın taraflarınca savaşa sokulmak istendiğini, bu süreçte üst düzey
görüşmelerin hem Türkiye’de hem de Türkiye dışında birçok görüşmenin
yapıldığını vurguladı. Mehmet Arif Demirer, Türkiye’ye savaşa girmesi halinde
ordunun destekleneceğini ve birçok ihtiyacının karşılanacağının vaat edilmesine
rağmen Türkiye’nin savaşa fiilen girmediğini belirtti.”
NOT: Yukarıda Bold
olarak verilen 2 cümle, benim söylediklerimin tam tersi idi.
Benim söylediklerimin
özeti: (7 Mayıs günü e posta ekinde Ardahan Üniversitesi yetkilisine
gönderdiğim metin)
“İkinci Dünya Savaşı ve
Türkiye: 1943-1945 Yıllarında Türkiye’nin Yalnızlığı konusunu anlatan Mehmet
Arif Demirer, İkinci Dünya Savaşı’nın uzun bir savaş olduğunu, Türkiye’den çok
uzaklarda başladığını, ancak, 28 Ekim 1940 ile 25 Ağustos 1941 tarihleri
arasında 300 günde Türkiye’nin, İran dahil tüm komşularının savaşa
girmiş/bulaşmış olmaları sonucu, bu uzak savaşın Türkiye’nin etrafını tamamen
sardığına işaret etti.
“Demirer, daha önce
Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa ile antlaşmalar imzalamış olan
Türkiye’nin, 18 Haziran 1941
tarihinde imzalanan Türkiye – Almanya Dostluk Antlaşması ile savaşan tarafların
tümü ile Dostluk ya da Karşılıklı Yardım Antlaşmaları bulunan ve savaş dışı
kalan dünyadaki tek ülke olduğunu açıkladı.
“30-31 Ocak 1943
tarihinde Adana’ya gelen, Yenice tren istasyonunda Cumhurbaşkanı İnönü,
Başbakan Saracoğlu ve Genelkurmay Başkanı Çakmak ile görüşmeler yapan Churchill
ve İngiltere Genelkurmay Başkanı, önce TSK’nın eksikliklerinin giderileceğini
daha sonra savaşa girip girmeme konusunda Türkiye’nin karar vereceğini sözlü ve
yazılı olarak açıklamışlardı.
“Buna rağmen ve taahhüt
edilen malzeme ancak % 4 oranında teslim edilebilmiş iken, 4 – 7 Aralık 1943
tarihleri arasında toplanan Kahire Konferansında Churchill, Türkiye’yi 15 Şubat
1944 tarihinde mutlaka savaşa girmeye zorlamış, Türkiye’nin talep ettiği asgari
malzemeyi de veremediği için savaşa girmeyen Türkiye’yi YALNIZLIĞA sürüklemiş
ve Sovyetler Birliğinin toprak (Kars – Ardahan) ve Boğazlarda ortak yönetim
talepleri ile yapayalnız bırakmıştı.
“Türkiye bu yalnızlıktan
5 Nisan 1946 günü yeni ABD Başkanı Truman’ın, Türkiye’ye yönelik Sovyet
niyetlerinin ne olduğunu doğru algılayarak İstanbul’a dünyanın en büyük savaş
gemisi Missouri’yi göndermesi sonunda
çıkmış ve yeni kurulan Demokrat Parti ile CHP’nin ortak Milli Dış Politika
anlayışı sayesinde 18 Şubat 1952 tarihinde NATO üyesi olarak güvenliğini
sağlamıştır.
“1998 yılında İnönü
Vakfı’nın Kahire düzenlediği uluslararası bir panelde konuşan Amerikalı bilim
adamı Prof. Weisband, Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı dış politikası hakkında
Bildirisinin sonunda şu çok önemli tespiti yapmıştır:
“Kahire Konferansında
İnönü ilahi bir gerçekçilik göstererek yalnız Türkiye’yi değil bütün Batı
dünyasını korumayı başardı. Bu başarının önemini algılamamız için Soğuk Savaşı
yaşamamız ve sonunu görmemiz gerekti.
“İşte bu, Kahire Konferansının
tarihi öneminin ve dünyanın geleceğine etkisinin ölçüsüdür. Savaşta Türkiye’nin
tarafsızlığı yalnız Türkiye Cumhuriyeti’nin egemen bütünlüğünü değil, savaştan
sonra yaşanacak olan barışı da korumuştur.”
Düzeltme yapıldıktan
sonra benim konuşmamın özeti Web sayfasında şöyle yer aldı:
İkinci Dünya Savaşı ve
Türkiye: 1943-1945 Yıllarında Türkiye’nin Yalnızlığı konusunu anlatan Mehmet
Arif Demirer, İkinci Dünya Savaşı’nın uzun bir savaş olduğunu, Türkiye’den çok
uzaklarda başladığını, ancak, 28 Ekim 1940 ile 25 Ağustos 1941 tarihleri
arasında 300 günde Türkiye’nin, İran dahil tüm komşularının savaşa
girmiş/bulaşmış olmaları sonucu, bu uzak savaşın Türkiye’nin etrafını tamamen
sardığına işaret etti.
25 Nisan 2016 Pazartesi
DEMOKRAT PARTİ JÖN ARAMIYORMUŞ !..., Mehmet Arif DEMİRER
DEMOKRAT PARTİ JÖN
ARAMIYORMUŞ
Mehmet Arif DEMİRER
19 Nisan günü YURT
Gazetesinde manşetten verilen bir haber ve bir fotoğraf vardı: “Jön Aramıyoruz”
ve Türkiye Barolar Birliği’nin Başkanı Sayın Metin Feyzioğlu’nun fotoğrafı.
Demokrat Partinin Genel
Sekreteri Sayın Ertan Küçükay, YURT’a şöyle konuşmuş:
“Biz Jön falan
aramıyoruz, bizim artist arayışımız yok. Gündemimizde Feyzioğlu yok. Biz Merkez
Sağ bir partiyiz. Bizim Partimizin Genel Başkanlık koltuğu, Adnan Menderes’in
oturduğu koltuktur, Süleyman Demirel’in oturduğu koltuktur, tabii Celal Bayar Kurucu Genel Başkan. Adnan
Menderes’in, Süleyman Demirel’in felsefesiyle yetişmemiş, onun inançlarını
paylaşmayan kişilere bu koltuk açık değildir… Demokrat Parti’nin (DP) şu anda
bir genel başkanı var; genç, pırıl pırıl… Türk siyasetinin geleceğinde var
olabilecek bir siyasetçi olarak yoluna devam ediyor. Biz de kendisine
inanıyoruz, güveniyoruz, onunla beraberiz. Kurucu felsefemize uygun olarak bir
mücadele veriyoruz.”
Yukarıda alıntılanan
bölümde atlanan cümlelerde Sayın Feyzioğlu’nun adı geçiyor. Sayın Küçükay,
açıklamasında bir de Sayın Cindoruk hakkındaki düşüncelerini sıralamış. Amacım
kişilerle ilgili tartışmalara katılmak olmadığı için o cümleleri bilinçli
olarak atlıyor ve Sayın Küçükay’ın DP hakkında çarpıcı bir tespiti ile bu
alıntıya son veriyorum: “DP, marabasıyla (köyde toprak sahibi olmayan ama
toprağı işleyen kişi, ortakçı) satılık bir köy değildir.” ?
Demokrat Parti’nin eski
bir Genel Başkan Yardımcısı (1994 – 1997, 1995’de Refah’a gidene kadar Genel
Başkanım Aydın Menderes idi), Genel İdare Kurulu Üyesi (2009 – 2011) ve DP ile
ilgili yayımlanmış 21 kitabı ve bir Belgesel Ansiklopedisi olan bir Demokrat
Partili, üstelik Menderes döneminde PTT Genel Müdürü ve Ulaştırma Bakanı Arif
Demirer’in oğlu kimliğim ile Sayın Küçükay’ın değindiği geleneğin de tam
merkezinden gelen bir kişi olarak, şu soruyu DP sayın genel sekreterine sormak
ve somut yanıtını beklemek durumundayım:
Önce DP geleneğinin
seçim performansı hakkında bir hatırlatma: Menderes, 1954: % 58; Demirel, 1965:
% 52.9 ve Demirel, 1991: % 27 (Özal’ın ANAP’ı ile birlikte % 51).
Sizin pırıl pırıl Genel
Başkanınız ise Zeybek’ten devraldığı % 0.65’in çeyreğine indirmiştir, Celal
Bayar’ın kurduğu partinin oyunu; elli küsur milyon seçmenin 69 bininden oy
alarak.
YURT’ta yayımlanan
açıklamanızda neleri aramadığınızı sıralamış ancak neyi aradığınızı, DP’nin
2016 yılında hedefinin ne olduğunu belirtmemişsiniz. Bu nedenle, yukarıda
özetlediğim kimliğim ile soruyorum, ‘Demokrat Parti 2016’ neyi aramaktadır,
hedefi nedir?
Şöyle bir hedef, sizleri
belki tatmin edebilir, ama açıklamanızda adlarını verdiğiniz o muhterem
kişilerin kemiklerini sızlatır: 1 Kasım 2015 seçiminde alınan 69 bin oyu yüzde
yüz artırarak Guinness Rekorlar kitabına girmek. Demir Perde ülkeleri dışında
hiçbir siyasi parti oylarını bir sonraki seçimde % 100 artıramamıştır. İnşallah
size nasip olur, % 0.28 oy !
***
2006 – 2012 TARİHLERİ
ARASINDA YAYIMLANAN KİTAPLARIMIN LİSTESİ
ATATÜRK – BAYAR ve DP
Ekseninde Masallar ve Gerçekler;
6 Eylül 1955 Olaylarına 50. Yılda yeniden
Bakış:
Hangi Derin Devlet;
Demokrat Parti’nin Yatırımları;
Nihat Erim’in
gözlüğü ve kalemi ile Demokrat Parti;
Kemalizm Tartışmaları;
Menderes ve
Dövizler – Dünya Bankası Olayı, 1954;
Hasan
Polatkan Konuşuyor;
Ş. Çizmeli’nin Menderes Kitabı, Bir Dedikodu Kitabının Eleştirisi;
Fatin
Rüştü Zorlu Gerçeği;
27 Mayıs – Masallar ve Gerçekler.
2 200 sayfalı Belgesel
Demokrat Parti Ansiklopedisi 2010 yılında tamamlanmıştır.
***
HÜRRİYET GAZETESİNİN
SPOR SAYFALARINA KADIN – ERKEK EŞİTSİZLİĞİ
Hürriyet, 18 Nisan.
İstanbul’da oynanan Kadınlar Euroleague Finallerinde üçüncü olan Fenerbahçe
Bayan Basketbol takımı ile ilgili haber: 2.9 x 6.9 eşittir 20 cm2. Finallerde
şampiyon olan Putin’in ülkesinin Ekaterinburg ile ilgili haber: 14 x 14 eşittir
196 cm2. İki gün sonra Fenerbahçe Erken Basketbol takımı Final Four’a kalınca
ilgili haber tam 1216 cm2 Kadınlara,
Türk ise 20, Rus ise yaklaşık 200, erkeklere ise bin 200 santimetre kare.
Yorumu siz yapın… Merak edenlere ek bilgi: Spor sayfasının baskı alanı 1 664
cm2.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


